"O sabah, kapitalizmin yangın tüpleri yine yanlış yere doğrultulmuştu: Patronun arabasına."
Önümde usul usul yanan bir bilirkişi raporu duruyor. Sayfalarında ne bir masal ne de bir efsane var; sayfalarda, dumanı yeni sönmüş bir cehennemin haritası var. Grand Kartal Otel… Yalnızca bir binanın değil, tüm bir düzenin cayır cayır yandığı yer. Alevler, betonun ötesine geçti; vicdanı, sorumluluğu, insanlık denen ortak zemini de küle çevirdi.
78 insan. Rakam değil, hayat. Kalbi atan, umut taşıyan, çocuklarına sarılmış, sevdiklerine dönmek isteyen bedenler. Şimdi hepsi sustu. Çünkü yanan sadece bir otel değil, emeğin değer görmediği, insanın kâr karşısında hükümsüz kaldığı bir düzendi. O sabah, kapitalizmin yangın tüpleri yine yanlış yere doğrultulmuştu: Patronun arabasına.
Saat 03:17’de başlayan yangın, ancak 03:26’da bildirilebildi. 540 saniye boyunca sessiz kaldı duvarlar. Halbuki o anlarda yapılacak tek şey vardı: Uyarmak, koşturmak, tahliye etmek, kurtarmak. Ama o yapılmadı. Çünkü bu düzen, emekçiyi insanı kurtaracak şekilde değil; patronu koruyacak reflekslerle eğitiyor. Otopark kapısını açan ellerin, yangın çıkışlarını açmak için uzanmaması boşuna değil. Bu, korkuyla yoğrulmuş, işten atılma tehdidiyle hizalanmış bir sınıfın, ölümle sınandığı andı.
Bilirkişi raporuna göre oteldeki çalışanlar, yangın sırasında panik içinde olan misafirleri uyarmak yerine, öncelikle patronların arabalarını güvenli bir şekilde garajdan çıkarmak için koşmuşlardı. Çalışanlar, yangının büyüdüğü ilk anlarda tahliye yapmak yerine, işyerindeki arabaların zarar görmemesine öncelik vermeleri, yalnızca bir ihmalkarlık değil; sistemin ve sınıfın işleyişinin de bir göstergesiydi.
Yangın başladığında, saat 03:17’de binada hiçbir acil durum önlemi devreye girmedi. Yangının ilk dakikalarında, çalışanlar da dâhil herkesin hayatını kurtarmak için yapılacaklar belliydi: uyarmak, tahliye etmek, bir çıkış yolu yaratmak. Ama bu yapılmadı. Bilirkişi raporunun ortaya koyduğu gibi, “Çalışanlar, yangın alarmı yerine patronların arabalarını güvenceye almayı tercih ettiler.” O an, bir binada yalnızca mal ve mülkün değil, işçi güvenliğinin de ikinci planda olduğu bir düzenin özüdür. Çalışanlar, işten çıkarılma korkusuyla patronlarına hizmet etmeye, emeklerinin karşılığını değil, patronlarının malını korumaya odaklandılar.
Yangın raporu gerçeği acı bir şekilde ortaya koyuyor: “Eğer ilk 10 dakikada bina tahliye edilmiş olsaydı, hiç kimse ölmeyecekti.” Ancak tahliye yerine, patronun çıkarları, can güvenliğinin önünde tutuldu. Bu bir felaket değil, bir cinayetti. Yanan yalnızca bir otel değil, emeğin ve insan hayatının değer görmediği, kârın her şeyin önünde olduğu bir sistemdi.
Bu organize bir cinayettir. Patron mülkü için kodlanmış bir sistemin kusursuz cinayetidir. Yangını söndüremeyen değil; onu öngören, kabullenen ve umursamayan bir düzenin suçudur bu. Alevleri körükleyen yalnızca oksijen değil; yılların sınıfsal adaletsizliği, önlem yerine dua koyan anlayış, “müşteri memnuniyeti”nin işçi güvenliğinin önüne konduğu soğuk kâğıt raporlardı.
Üstelik bu ölümler “kaçınılmaz” da değildi. Bilirkişi susmuyor: İlk 10 dakikada bina tahliye edilseydi, kimse ölmeyecekti. Demek ki bu sadece bir yangın değil, açık bir cinayet; faili ise, insanı maliyet kalemi olarak gören bu düzenin bizzat kendisi.
Yarın başka bir otelde başka bir yangının olmayacağının garantisini kim verebilir? Hiç kimse. Çünkü sistem değişmedi. Patronun arabası hâlâ canın önünde. Yangın tüpü hâlâ duvarda ama bilinçler hâlâ uyur hâlde. “Risk analizi” ise hâlâ bir Excel tablosundan ibaret. Ve biz, bu görünmez yangının içindeyiz.
Ama umut yok değil. Bu küllerin içinden başka bir dünya, başka bir düzen mümkündür. Birbirini uyaran, birbirini gözeten, canı kârdan üstün tutan bir düzen. İçinde arabaların değil insanların tahliye edildiği, korkunun değil dayanışmanın büyüdüğü bir düzen.
Ve şimdi, unutmamamız gereken şey şu: 78 canı yutan o alev, yalnızca bir otelde değil; göz göre göre işleyen bu çürümüş adaletsizliğin tam kalbinde doğdu. Yangın hâlâ sürüyor — yalnız bacalardan değil, suskunluklardan, görmezden gelişlerden, “bana dokunmasın”lardan duman tütüyor. Eğer bu düzen değişmezse, hepimiz azar azar yanmaya devam edeceğiz. Ama belki bir gün —yanan her hayatın külüyle— gerçek bir vicdan, gerçek bir adalet doğar. Ve o gün geldiğinde, and olsun ki, hiçbir can, bir otomobilin gölgesinde yanıp kül olmayacak.