Bugun...
Bizi izleyin:


Cenk D.


Facebookta Paylaş









Eşitlik Özgürlük Kardeşlik
Tarih: 30-12-2017 10:52:00 Güncelleme: 17-01-2018 14:06:00


Son yazımdan bu yana araya hayli zaman girdi. Yazmayı düşündüğüm, ertelediğim konulardan biriydi. Medyayazar dosyasının son söyleşisini okurken, Altuğ Balcıoğlu’nun bir tespitinden sonra yazmaya karar verdim. Balcıoğlu kendisine sorulan soruya verdiği cevapta “sosyal demokrasinin Sakarya’da güç kaybındaki önemli etkenlerden birinin yükselen siyasal İslamcı partilere karşı Baykal dönemi CHP’nin “rejimi savunma” diye tanımlayabileceğimiz stratejisinin olduğunu ifade ediyor. Balcıoğlu’na göre “bu strateji kimi illerde CHP’yi büyütürken Sakarya gibi illerde siyasal islamcı partiler ile etkileşimli yoksul, muhafazakar kitle ile bağların daha da kopmasına yol açmış”. Sakarya özelinde bu böyledir diyebilmek için gerçekten dönüp rakamlara, mahalle mahalle oy geçişlerine bakmaya ihtiyaç var. Yine de lokal anlamda sol un nasıl bir strateji oluşturması gerektiğine dair bir tartışma yapılacaksa eğer bu yorumun üzerinde durmak gerekiyor. Ben kitleler ile bağın nasıl zayıfladığına ve nasıl güçlenebileceğine dair söylenen her yorumu ciddiye almak gerektiğini düşünüyorum. Tabi eğer şehirde güçlenmeyi tek başına bir gün ülkede esecek sol rüzgara bağlamadıysak.

 

Kendi adıma istatistikleri bu gözle incelemediğimden bir kesinlik belirtemesem de ülkedeki tarihsel sürece baktığımda yorum bana çok mantıksız gelmiyor. Ama bu yorum bana ister istemez bir soru daha sorduruyor; “ulusalcı”, “milliyetçi” ve benzeri genellemelerle ifade edilen bu rejimi savunma çizgisi nasıl oluyor da temel hedefi “hakça bir düzen” olan ve yoksullarla, işçilerle ilişki kurmanın öncelikli gündemi olması gereken sosyal demokrat bir partide sürekli karşılık bulabiliyor hatta kimi zaman hakim çizgi haline gelebiliyor. Bunun için belki de bu çizginin serüvenine kısaca bakmak ve hangi dönemlerde daha görünür hale geldiği, farklılaşan türleri ve bugünkü işlevi üzerine düşünmek gerekiyor.

 

Mayıs ayında Tanıl Bora kuruluşunun 50. Yılı vesilesiyle “Güven Partisi”[1] adlı yazısında CHP’nin sola kayışına karşı oluşan refleksleri kronolojik olarak anlatıyor. Turan Feyzioğlu’nun önderliğindeki Güven Partisi CHP’de 1960’lı yıllarda kullanılmaya başlayan “ortanın solu” sloganına karşı bir kopuş sonucu, Cumhuriyetçi Parti ise CHP’nin 12 Mart’a bakan vermesi sonucu genel sekreterlikten istifa edip parti yönetimine bayrak açan Bülent Ecevit’in genel başkan olmasına tepki gösteren milletvekillerinin CHP’den ayrılması ile kuruluyor. Bu iki partinin daha sonra birleşerek kurduğu Cumhuriyetçi Güven Partisi’nin 1. Milliyetçi Cephe hükümetinde yer aldığını da yazısında hatırlatan Bora yazıyı bitirirken “CHP’yi, pekâlâ gerçek temelleri ve dinamiği olan bir sosyal-demokratikleşme istidadıyla, Güven Partisi misyonu arasında sallanıp duran bir tahterevalli olarak mı düşünmek gerekir? “ sorusunu soruyor. Bu kopuşlarla ilgili vurgulamak gerekir ki, her iki kopuşta da kopan milletvekilleri büyük ölçüde geniş ailelere mensup, toprak sahibi, iyi eğitim almış kimselerdir. Refleksleri politik olduğu kadar aynı zamanda sınıfsaldır. CHP’nin “ortanın solu” ile başlayan yoksullara, emekçilere seslenme çabası ve siyaseti büyük kitlelerle birlikte yapma iddiası bu elitler tarafından kaygı ile karşılanmıştır. Siyasal söylemlerindeki CHP’nin Atatürkçülükten uzaklaşarak sol’a kaydığı şikayetlerinin altında yatan yönetim kademelerinden uzaklaşma endişeleridir.Yine Bora yazısının devamında bu anlayışın 12 Eylül sonrası Halkçı parti ile temsil edildiğini ve -Halkçı partinin Sodep ile birleşmesine tepki gösterip DSP’ye katılan milletvekillerinden de anlaşılabileceği şekilde- DSP’de sürdüğünü söylüyor ve son olarak CHP içinde Baykal ile bu misyonun devam ettiğini belirtiyor.[2]

 

Yazımın başında sorduğum soruya geri dönersem, serüvene baktığımızda bu çizgi 1960-80 arası yükselen sol-sosyalist rüzgara tepki olarak rejimi koruma refleksi ile CHP’den kopuşlarla ayrı siyasi partiler ile var olabilirken, 1980 sonrası sosyal demokrat hareketi baskıladığını hatta Baykal ile 2000’li yıllarda partinin egemen çizgisi haline geldiğini görüyoruz. 1990’lardaki DSP çizgisi her ne kadar milliyetçi bir söylem barındırıyor ise de seslendiği ve destek aldığı kitleler açısından Bora’dan farklı olarak ben ayrı değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. 1990’ların sonunda DSP’yi en çok oy alan merkez sol parti yapan söylemin arkasında diğerlerinden farklı olarak bir elitizm değil, Ecevit’in 1980 öncesinden kalan “halkçı” imajı ve dürüst kişiliğinde sembolleşen bir adil yönetim iddiası ile yüzünü emekçilere dönmüş bir ulusalcılığın olduğunu söylemek mümkün.

 

2001 krizi ile siyaset sahnesinde görünmez hale gelen DSP’nin yerini ilginç bir biçimde daha birkaç yıl önce Ricky Martin’li kurultay ile hatırladığımız “yeni sol” programla CHP’yi kuran ve baraj altında kalıp genel başkanlığı bırakmak zorunda kalan Deniz Baykal aldı. Baykal tekrar CHP başına geldiğinde ise söylemi milliyetçi dozu artmış “Anadolu solu” idi.

 

Bahsettiğim çizgi 1970’lerde bir sağ sapma olarak ana sosyal demokrat akım içinde yer alamazken 1990’larla birlikte durum değişti. Sovyetlerin çözülüşü sonrası hem sosyalist hareketin dağınıklığı ve oluşan boşluk ve geri çekilen işçi hareketi hem de ülkenin güneydoğusunda giderek büyüyen sorun ve siyasal İslamcı partilerin yükselişine karşı oluşan tepki seçmen üzerinde etkili idi. Bu süreçte sosyal demokrasinin “düzen değişikliği” söyleminin yerini giderek “rejim savunusu”nun almasına yol açtı. Farklılıklarını belirtsek de DSP ile iktidarda sonrasında ise Baykal CHP’sinde hakim olan strateji bu idi. Burada ilk dönemde AKP’nin yükselişinden tedirgin laik orta-sınıf seçmenin yaşam biçiminin değişeceğine dair hissettiği derin endişenin de bu yönelimde başat faktörlerden biri olduğunu vurgulamak gerekiyor. Cumhuriyet Mitingleri ile doruğuna ulaşan yukarıdan aşağı mobilize edilmiş bu kitleye sosyal demokrat partilerin kayıtsız kalamaması da Balcıoğlu’nun Sakarya özelinde de tespit ettiği gibi yoksul kitlelerin ekonomik, sosyal taleplerini savunmanın daha geri plana atılmasına sonucunda da bu kesimlerin AKP’ye terkedilmesine neden oldu.

 

Bugüne geldiğimizde her daim farklı şekilde kendini var eden bu siyasal anlayışın izlerini hem anti emperyalizm gerekçesi ile iktidara destek veren kimi siyasal yapılarda ve yine CHP’de görebiliriz.

 

İktidara destek veren çevreleri bir kenara koyarsak, bu hattın CHP içinde izlerinin görülebilmesinin temel nedeninin Sosyalist hareketin etkisizliği ve toplumsal mücadelenin zayıflığı olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar kimi zaman Doğan Avcıoğlu’nun, kimi zaman ise bağımsızlık mücadelesinde öne çıkmış devrimcilerin ismi bu kesimler tarafından zikredilse de, iki kutuplu dünyaya özgü bir dönemde var olan yön-devrim çizgisi ile sembolleşen “yüzü batıya dönük, kapitalist olmayan kalkınma arayışında, sömürgeciliği kalkınma önünde engel gören bir anti-emperyalist hat” ile bugünkü ulusalcıların çizgisi çok uzaktır.

 

Bugün karşımızda olan "kısmen Maoculuktan etkilenmiş, anti-kapitalist olmayan bir anti-emperyalist söylem, cumhuriyetin kuruluş felsefinden çok metaforları ve sembolleri ile ilgili, kitle ve emek hareketi ile hayli mesafeli ve sekülerizm vurgusu gün geçtikçe düşerken eş zamanlı olarak milliyetçi vurgusu artan avrasyacı” bir ulusalcılık.

 

Oysa ki iki kutuplu dünyaya özgü kavramların ve stratejilerin bugün geçerli olmadığını biliyoruz. Kapitalizmin henüz tam anlamı ile hakim üretim tarzı olmadığı iddialarını yahut sosyalizm dışında kapitalist olmayan yoldan kalkınma stratejilerini bugün savunmak gerçekçi değil. Bu nedenle anti-kapitalist öğeler içermeyen anti-emperyalist bir mücadele iddiasının sol için bir karşılığı yok. Yine tüm dünyada sol tarafından nasıl kapsanacağı yahut nasıl ilişki kurulacağının yolları aranan kadın hareketi, ekolojik hareketler, kent yoksullarının mücadelesi ve sosyal hak mücadeleleri gibi bir dizi konuyu gündemine almayan bir solu düşünmek olanaksız ve biliyoruz ki bu hareketlerin ortak özelliği ulusal sınırlar içine sığdırılamayacak durumda olmaları. Koruma refleksi ile sahiplenen kurumların Cumhuriyetin kuruluş dönemindeki halleri hatta 20 yıl önceki halleri ile bile ilgisinin kalmadığına hiç değinmiyorum bile. Güven Partisini hatırlatma nedenim ise bugünkü ulusalcı çizginin temsilcilerinin örgütlü sosyalist kesimlere ve toplumsal muhalefete uzaklığı -hatta öfkesi-, müesses nizama bağlılıkları ve kurtuluş için ittifak nesnesi olarak ancak sağın çeşitli versiyonlarını düşünebilmeleridir. Bugünkü ulusalcılar Doğan Avcıoğlu’nun ya da benzeri isimlerin değil toplumsal muhalefete bakışları ve gördükleri işlev açısından olsa olsa Turhan Feyzioğlu’nun, Ferit Melen’in devamı olabilirler.

 

Son bir söz de bu anlayış sosyal demokrat cenahta egemen olmasın diye varını yoğunu içinde bulundukları parti içerisinde harcayan dostlarımıza söyleyeceğim. Bunu önlemenin yegane yolu tüm ülkede derli toplu bir sol mücadele hattının belirgin hale gelmesidir. Bu ise bir siyasi partinin iç mücadelesini aşan bir konudur. Yapmamız gereken kuracağımız dayanışma ağlarını yoksullara uzanır hale getirmek ve sermayeye karşı toprağını savunanlarla, hak mücadelesi veren işçilerle, patriarkaya karşı mücadele eden kadınlarla, çocuklarının bilimsel eğitim alması için direnen aileler ile birlikte yükselteceğimiz mücadele ile 80 yılın deneyiminden dersler çıkarmış bir cumhuriyet fikrini aşağıdan yukarıya inşa etmektir. Fikrimce “Cumhuriyetin için iktidar” da ancak böyle mümkün olur.

 

Fransız devriminin özgürlük, eşitlik, kardeşlik ilkelerini sahiplenmenin ülkemizdeki yansıması olan Cumhuriyetçiliğin 21. Yüzyıl Türkiye’sinde karşılığı budur.

 

 

 

[2] 1980 sonrası ulusalcı olarak ifade edebileceğimiz Mümtaz Soysal, Anıl Çeçen gibi kanımca herhangi bir parti ile sınırlandırılamayacak isimler de mevcuttur. Örgütlü emek çevreleri ile bağları itibariyle farklı değerlendirmek gerektiğini düşündüğüm bu isimlerde belirleyici olan özelleştirme dalgasına karşılık kamucu bir ekonomi politikası ve kürselleşmeye karşı ulus devletlerin savunusu idi. Bu figürlerin tezlerine karşılık yıllar içinde ulus devletlerin neo-liberal saldırılara karşı bir direnç noktası değil tam tersi neo-liberal geçiş programının hukuki zemini hazırlayacak, süreç içinde teşvikler sağlayacak ve olası dirençlere karşı zor gücünü kullanacak birer aygıt oldukları görüldü. Tüm direnç ve mücadelelere karşı durdurulamayan özelleştirmeler ve giderek zayıflayan işçi hareketinin etkileri azaldı ve her bir isim farklı politik tercihlerde bulundu.

 



Bu yazı 761 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
FOTO GALERİ
  • Serdivan toz içinde...
    Serdivan toz içinde...
  • Bir zamanlar Sakaryaspor...
    Bir zamanlar Sakaryaspor...
  • Yaşamın Kıyısındakiler
    Yaşamın Kıyısındakiler
  • 1.HIDIRELLEZ KARAGÖL YAYLASI TURİZM ŞENLİĞİ YAPILDI
    1.HIDIRELLEZ KARAGÖL YAYLASI TURİZM ŞENLİĞİ YAPILDI
  • Adapazarı'nda 19 Mayıs Coşkusu
    Adapazarı'nda 19 Mayıs Coşkusu
  • NİSAN'DA KAR YÜRÜYÜŞÜ
    NİSAN'DA KAR YÜRÜYÜŞÜ
FOTO GALERİ
VİDEO GALERİ
  • Şiddete karşı kör müyüz?
    Şiddete karşı kör müyüz?
  • İşçi karıncaların orijinal sesleri...
    İşçi karıncaların orijinal sesleri...
  • Canlı bombaların görüntüleri ortaya çıktı
    Canlı bombaların görüntüleri ortaya çıktı
  • GÜNÜN ANİMASYONU: Tom’un sırrı
    GÜNÜN ANİMASYONU: Tom’un sırrı
  • Grup Yorum'un yeni albümü çıkıyor
    Grup Yorum'un yeni albümü çıkıyor
  • Fındık üreticisinin isyanı...
    Fındık üreticisinin isyanı...
VİDEO GALERİ
YUKARI