Bugun...
Bizi izleyin:



Ernak: Sakarya basketbolun lezzetini almaya başladı

Tarih: 04-01-2018 11:07:11 Güncelleme: 04-01-2018 11:35:11 + -


Sakarya Büyükşehir Basketbol’un deneyimli koçu Selçuk Ernak, Sakarya'da futbol tutkusunun diğer sporların fersah fersah önde olduğunu belirterek, "Ancak, şehrin basketbolun lezzetini almaya başladığını gözlemliyorum" dedi. Ernak, ,"Basketbolun kendi kemik kitlesini oluşturması biraz zaman alacaktır. Bu sürece güvenmemiz, saygı duymamız lazım" dedi.


Ernak: Sakarya basketbolun lezzetini almaya başladı

Basketbol Süper Ligi'ndeki ilk yılında aldığı başarılı sonuçlarla dikkatleri üzerine çeken Sakarya Büyükşehir Basketbol'un deneyimli koçu Selçuk Ernak, redbull.com'a verdiği röportajda, takımın bugüne gelişinden hedeflerine ve Sakarya'ya ilişkin gözlemlerine kadar samimi açıklamalarda bulundu.

İşte redbull.com'dan Cem Pekdoğru'nun Selçuk Ernak'la yaptığı söyleşi:

-Sakarya Büyükşehir Basketbol ile anlaştığınızı duyduğumda biraz şaşırmıştım. Öyle tahmin ediyorum ki Türkiye basketbolunu bir süredir takip eden herkes için bu geçerlidir; sizin bir TBL takımına transferiniz, herhangi bir koçun herhangi bir takıma transferinden daha büyük bir haber oluyor. İşin arkasında uzun vadeli hedefler, dikkate değer projeler olduğunu düşündüren bir haber...

Açıkçası TBL’de takım çalıştırmak benim de beklediğim bir şey değildi. 2016 yazında, Banvit’le geçen yoğun sezonun ardından biraz dinlenmiştim ve sezona girilirken çalışmayı arzu edeceğim bir ortam, beni heyecanlandıran bir proje çıkmamıştı karşıma. Bu süreçte iki uzun Amerika seyahati yaptım, benim için faydalı bir dönem olduğuna inanıyorum.

Amerika dönüşünde Sakarya’dan, Kutluhan Yavrucuk’tan bir telefon aldım. Bir süre önce önemli bir sponsorluk anlaşması imzalamışlar ve bununla beraber birtakım uzun vadeli planlar yapabilecek duruma gelmişlerdi. Fenerbahçe ve Efes’teki geçmişinden dolayı tanıdığım Kutluhan dışında, kulüpten herhangi biriyle bir tanışıklığım yoktu. Diğer yandan bu telefon geldiğinde takımın başında değerli arkadaşım Burak Bıyıktay bulunuyordu, dolayısıyla herhangi bir görüşme yapmamız düşünülemezdi. Sonra bir koç değişikliği kararı alındığında bana teklif getirdiler, ben de onlara kafamdaki şeyleri anlattım. Bildiğiniz gibi, Sakarya Büyükşehir Basketbol’a gelmeden önce on sene boyunca Banvit’te çalışmıştım. Ondan önce de on seneye yakın Ülker’de, dört sene de Galatasaray’da mesai yapmıştım. Benim gündelik bir meşguliyet aramadığımı, uzun vadeli planlar yapabileceğimiz birlikteliklerden yana tercih kullanmaya gayret ettiğimi onlar da biliyordu. Sakarya’da görüştüğüm yöneticilerle bu türden bir yakınlık kurabildim, onların fikirleri bana çok sıcak geldi. Ama elbette bu planları hayata geçirebilmek de aşamalı bir iş. TBL’nin zirvesindeki takımlardan biriyle görüşüyordum ve beklentinin BSL biletini almak olduğunu biliyordum.

 

-Bu da hiç kolay bir iş değil. Ama Sakarya’da sizden önce de iki kez yarı final seviyesine çıkılmış, o hayalin karşılık bulabileceği hissedilmiş... İlk denemede Yeşilgiresun Belediyespor’a, ikinci denemede TOFAŞ’a elenmişler. Bu alışkanlığın da size bir avantaj sağladığı söylenebilir mi?

Evet, daha önce de deneyip iki kez kapıdan döndüklerini biliyordum. Sakarya’da bu kulüp kurulduğundan beri hep yükselme hedefi zorlanmış, ortalama kadrolar değil iddialı kadrolar oluşturulmuş. TBL’nin son dönemde artan kalitesi düşünüldüğünde, bu çok değerli bir şey. Benim için bir diğer avantaj da mevcut kadro yapısıydı. Oyuncuların birçoğuyla daha önce beraber çalışmıştık. Diğerleri de iyi tanıdığım, basketbol anlayışı ve karakteri olarak kendime yakın hissettiğim oyunculardı.

 

“Kerem Gönlüm’ün yaptığı fedakârlığı hayatım boyunca unutmayacağım”

-BSL yolunda geride bıraktığınız takımlarla kıyaslandığında sizin takımınızda yerli oyuncuların ana rollere daha yakın konumlandığını, bu omurganın “mavi yakalı” karakterde yabancılarla desteklendiğini görüyoruz. Bu alışılagelmişten biraz daha farklı bir başarı formülüydü, öyle değil mi?

TBL’ye çok yakın bir koç olmadığım ve kulüpte olup biteni de ancak göreve geldikten sonra takip etmeye başlayabildiğim için çok iddialı yorumlar yapmak istemiyorum. Ama benim kanaatime ve gözlemlerime göre, TBL’de yerlileriniz takımın omurgasını oluşturmadığı takdirde çok zorlanıyorsunuz. Çünkü zor günlerde size el veren oyuncu, genellikle bu işi sahiplenen yerliler arasından çıkıyor. Bizim oyuncu kadromuz içinde de böyle çok sayıda figür vardı, bana müthiş derecede yardımcı oldular. Oyuncu olarak işlerini çok iyi yapmalarının yanı sıra, dik bir duruş gösterdiler ve ilk günden itibaren ‘biz çıkacağız’ tavrını çok net olarak ortaya koydular.

Mesela Kerem Gönlüm’ün sezonun kritik bir dönemecinde parmağı kırıldı ve bundan yalnızca bir buçuk gün sonra, parmağına vida taktırıp maça çıktı. Bu, hayatım boyunca unutmayacağım bir fedakârlıktır. Kerem’in önderliğinde takımdaki diğer oyuncular da zaman zaman gözlerini karartıp bu işe el verdiler. Sahada aynı dili konuşan, beraber mücadele edip beraber kazanabilen bir takım olduk. Bunu yaparken de çok eğlendik. Antrenman saatleri dışında da sürekli birlikte olan bir takımdık. Bu, çok kolay yakalanabilecek bir uyum değil. Yabancı oyuncularımız da bunun içindeydi, bu birlikteliğin çok faydasını gördük.

 

-Bazen takıma sezon ortasında getirilen koçlarda şöyle bir davranış biçimine rastlarız: Hiç lüzumu yokken, sözde takıma kendi “dokunuşunu” yapmak için radikal değişiklere gider ya da yeni bir oyuncu sirkülasyonunu beraberinde getirir. Siz bunu yapmadığınız gibi, bu sezona da TBL’deki kadronuzdan iki yabancı taşıyorsunuz...

Aslına bakarsanız, Lazeric Jones ve C.J. Harris’in her ikisinin kontratında da küme yükseldiğimiz takdirde devreye girecek uzatma opsiyonları bulunuyordu. Ama tabii ki her kontrattan çıkılabilir; ben onların potansiyelinin BSL’de de işimize yarayabileceğini düşünmesem, devam etmeme kararı alabilirdik. Öncelikle bizim bünyemizi tanımış olmaları büyük bir avantajdı. Ayrıca sizin de ifade ettiğiniz gibi “mavi yakalı” karakteri haiz, gerçekten de çok iyi iki takım oyuncusundan bahsediyoruz. Şehre adapte oldular, bu esnada kulüpte olan ve olamayan şeylere anlayış gösterdiler, yavaş giden ya da aksayan birtakım konuları tolere ettiler ve günden güne “bizden biri” kıvamına geldiler. İlk sezonda yaşanabilecek olası doğum sancıları sırasında onlara sırtımızı yaslayabileceğimizi biliyorduk. Lazeric ve C.J.’de ortak olan bu karakter, doğrusu BSL’ye taşınan hikâyemizde bizim için önemli bir lütuftu.

BSL kadrosunu inşa etme sürecindeki diğer tercihlerinize gelirsek... Sizin gözünüzün ve kulağınızın dünya basketboluna her an açık olduğunu biliyoruz. Yabancı seçimlerinde de bunun meyvelerini bir kez daha toplamışa benziyorsunuz. Örneğin Nathan Boothe, görece küçük bir okul olan Toledo’da üçüncü sınıfa geldiğinde bile hücumda öncelikli opsiyonlardan biri değildi. Sakarya Büyükşehir Basketbol formasıyla izlediğimiz Boothe ise hücumunu çok çeşitlendirmiş, neredeyse bir Avrupa veteranı görüntüsüne bürünmüş durumda. Ve bu iki sezon arasında yalnızca üç sene var. Bu nasıl gerçekleşti? Önceliklerinizden biri miydi bu transfer?

Yaz dönemi geldiğinde, kısa rotasyonunda çok geniş bir kadro kuramayacağımızın farkındaydık. Söylediğim gibi, yeni sezona taşınan iki kontratımız vardı ve bütçemiz çok kısıtlıydı. Dolayısıyla uzun pozisyonunda kuvvetli olmak istedik. Takdir edersiniz ki Avrupa’da kariyeri belli bir noktada olan uzunlara yönelmek bizim harcımız değil. Kariyerinin başında olan, bir başka deyişle “daha üstü açılmamış” oyunculara gitmeliydik. Tercih yaparken ilk önceliğim, bize fiziksel olarak güç katabilecek isimler bulmaktı. Oyuncu takibi konusunda çok iyi çalışan, durmadan çalışan bir ekibiz. Bu benim altyapı antrenörlüğü dönemlerimden beri kendime düstur edindiğim bir şey. Sadece yabancı oyuncuları kastetmiyorum elbette; Türkiye’de de alt liglerin en diplerine kadar araştıran, altyapılardan gözünü hiç ayırmayan bir ekip olduğumuzu söyleyebilirim.

Nathan Boothe’a gelirsek... Size bir konuda hak veriyorum, Nathan kolej döneminde öyle çok gözümüze çarpan bir oyuncu değildi. Özellikle de hücum alanında oyunu çok geç gelişti. Benim onun potansiyelini gerçek anlamda keşfettiğim yer de Toledo değil, kolejden mezun olduktan sonra katıldığı Portsmouth Invitational Turnuvası oldu. Bu turnuvada krema tabakasındaki oyunculara pek rastlamazsınız. Ama iyi bir göz, Avrupa’da iş yapacak oyuncuyu bu turnuvadaki performansına bakarak seçebilir. Beni orada tavlamıştı Nathan. Ancak o yaz ben Banvit’ten ayrıldığım ve yeni bir takımla da anlaşmadığım için, Nathan ile ilgili bir tasarrufta bulunamadım. O da İtalya’ya gitti ve çaylak sezonunu Pistoia takımında atlamış oldu. Bu da bizim lehimizeydi. Nathan her ne kadar müthiş bir karakter olsa da, bir çaylak oyuncuyla yola çıkmanın beraberinde getirdiği farklı riskler, sabırla yaklaşılması gereken konular vardır. Nathan o günlerini İtalya’da geçirip geldi ve bize çok çalışkan, uyumlu, eğlenceli ve sert bir oyuncu olarak harika bir katkı veriyor. Her gün ‘iyi ki almışız’ dediğimiz bir oyuncu. Toledo’daki son sezonuyla birlikte hem içeriden hem dışarıdan tehdit yaratmaya, çok düzgün bir dış oyun geliştirmeye başladı Nathan. Onu transfer ettiğimizde daha Moustapha Fall ve Nikola Jankovic transferlerini yapmamıştık, kendisinden 5 numarada da yararlanabileceğimizi düşünüyorduk. Ama bu kadro yapısı içinde onu daha önce çok kullanmadığı özelliklerini kullanmaya itiyoruz. Bu onun da hoşuna gidiyor.

 

“Moustapha Fall, Barcelona’ya gidip üçüncü uzun olabilirdi”

-Peki Moustapha Fall’ı ilk kez ülkesi Fransa dışında basketbol oynamaya ikna etmeniz zor oldu mu?

Moustapha ile bizim üç senelik bir geçmişimiz var. Banvit’e Adrien Moerman’ı getirdiğimiz 2015 yazında, Adrien’ın menajerinin ricasıyla Moustapha’yı da bir deneme idmanına çıkarmıştık. O özel idman esnasında kendisini çok beğenmiştim ama o günlerde henüz yabancı hakkımızı kullanabileceğimiz bir seviyede değildi, çok acemi bir oyuncuydu. Haklarını aldıktan sonra bıraktık ve Antibes’e transer oldu. Banvit’ten ayrıldığım için Moustapha’yı geri getiremedim ama onu sürekli takip ediyordum. Elan Chalon’a geçmiş ve artık düzenli oynar, fark yaratır hale gelmişti. BSL’ye yükselmemizle birlikte pivot pozisyonunda birinci seçenek olarak Moustapha’ya gittim. Hiç kolay bir transfer olmadı, çok sayıda talibi vardı. Ama bizim dürüstlüğümüze inandı. Adrien’dan duyduklarının da bu kararında etkili olduğunu biliyorum. Adrien’la yaşadığımız tecrübeden yola çıkarak ona bir şeyler katabileceğimize, burada ona söylediklerimizin havada kalmayacağına ve mutlaka sahada bir karşılık bulacağına güvendi. Tabii başka bir tercihe gidebilir, bizden aldığının iki katı bir para karşılığında Barcelona’ya gidip üçüncü uzun olabilirdi. Ama Moustapha çok akıllı bir çocuk. İlk kez kendi ülkesinin dışına çıkmasına rağmen, kafasında çok berrak bir kariyer planı vardı. Oynamayan bir Barcelona oyuncusu olmanın ona bir faydası dokunmayacağını gördü. Kararlarını verirken çok ince eleyip sık dokuyan, bu anlamda yaşından olgun davranan bir oyuncu Moustapha.

-Yanılmıyorsam basketbola biraz geç başlamış. Kaybettiği zamanı telafi etmeye kararlı anlaşılan...

Evet, geç başlamış ve altyapı milli takımlarına hiç seçilmemiş. İlk kez geçen milli takım penceresinde A milli oldu. Yani basketbol yaşı çok genç... Onunla çok çalışıyoruz ve oyununa bir şeyler katmak için uğraşıyoruz. Geldiğinden beri fiziksel açıdan önemli bir yol kat etti, her şeyden önce vücuduna çok adale ekledi. Ben Moustapha’nın önünün çok açık olduğuna inanıyorum.

 

-Metecan Birsen, Boothe ve Jankovic arasında bazen görev geçişleri yapmanız mümkün olabiliyor, birinden verim alamadığınızda diğerine bel bağlayabiliyorsunuz. Ama kadroya baktığımda, yeri doldurulması en zor görünen oyuncu Fall. Onun gibi bir çember koruyucunun varlığı sizin için hayati derecede önemli, değil mi?

Evet ama zaten Moustapha’nın olduğu herhangi bir kadroda, bir tane daha Moustapha olması çok kolay değil. Belki başka takımlar çemberi koruyacak, atletik açıdan özel diyebileceğimiz birden fazla oyuncu bulundurabiliyorlar ama bizim böyle iki oyuncuyla imzalamak gibi bir şansımız olmadı. Ben de sahaya farklı özellikler getirebilen uzunları bir arada kullanmayı bilhassa istemiştim. Sahaya bambaşka özellikler ve benzersiz bir tecrübe taşıyan Erwin Dudley’yi de 5 numarada kullanabiliriz mesela. Ayrıca Nikola’nın da geldiğinden beri bu anlamda çok ilerlediğini, Adriyatik Ligi’nde geçen sezon gösterdiği çıkışı bizde devam ettirdiğini düşünüyorum ben. Saydığım isimlerin hepsi çok “coachable” oyuncular, bizi en çok rahatlatan şeylerden biri bu. Bu noktada Metecan’a da büyükçe bir parantez açmalıyız elbette... Metecan bence bu sezon tam anlamıyla sınıf atladı. Tabii bunun için önce kendisiyle ilgili bazı önemli kararlar alması gerekti, tıpkı Moustapha’nın yaptığı gibi. O bu kararları alırken biz menüyü masanın üstüne koyduk, o da menüden dilediklerini seçti. Şimdi diğerlerinden farklı bir programla çalışıyor. Moustapha gibi Metecan’ın da çok güzel yerlere geleceğini düşünüyorum.

 

-Metecan Birsen’i altyapı milli takımlarında izlemeye başladığımızda, 2002 yılında hikâyesinin başlangıcına bizzat tanıklık ettiğiniz bir ismi çağrıştırıyordu oyunu: Ersan İlyasova... Bugün ligin oyuncu havuzunda iddialı bir takımın önemli bir parçası olarak bulunduğunu görmek sevindirici olsa da, Metecan’ın o gün vadettiklerini düşünüp bir iç çekmeye hakkımız var diye düşünüyorum. Metecan örneğinden uzaklaşıp soruyu biraz daha genelleştirirsek, özellikle 19-21 yaş aralığındayken bir sonraki adımı atamayıp milli takım düzeyinden uzaklaşan oyuncular hakkında neler yapılabilir sizce? Gri bölgelerin çok fazla olduğu, tahmin ediyorum ki sizin gibi altyapı basketboluna yıllarını vermiş biri için bile her şeyin biraz buğulu göründüğü bir konu bu...

Kesinlikle öyle. Burada her şeyi çözüp karşımıza tek bir sonuç getirecek bir matematik formülü yok. Problemin tespitiyle başlayalım: Oyuncularımız altyapıdan gayet iyi çıkıyorlar, uluslararası yarışmada madalyalar kazanıyorlar. Sonra ümit milli takım yaşına geldiklerinde –yani kulüplerinde A takıma geçiş yapmaları gereken yaşlarda– geri kalmaya başlıyorlar. Altyapıda yendikleri, madalya takmamış ülkelerin çocukları geliyorlar ve oynadıkları takımlarda bizim oyuncularımızın önüne geçmeye başlıyorlar.

Bu olumsuz süreçte belirleyici olan tek bir konu yok, orası kesin. Bunun içine oyuncuların eğitim durumu olarak, eriştikleri mental düzey olarak, fiziksel olarak geri kalmaları, yaşıtlarının hızını yakalayamamaları da giriyor, antrenörlerinin tercihleri ve kulüplerinin politikaları da giriyor. Bu sonuncusu da, en az oyuncuların kişisel gelişimleri kadar mühim bir konu. Banvit’ten örnek vereyim, ben oradayken kulübün sahibi sürekli şu cümleyi tekrarlardı: “Gençler oynayacak.” Bu sayede 96-97 jenerasyonundan oyuncuları, henüz 18-19 yaşlarındayken sahaya sürüp 10-15 dakika ortalamalarla oynatabiliyordum. Tolga Geçim, Erkan Yılmaz, İsmail Cem Ulusoy gibi gençler, bizim takımımızda rol alan oyunculardı. Antrenörü teşvik etme, onu cesur davranmaya itme noktasında kulüp politikaları çok önemli. Oyuncunun A takım seviyesine belli bir kültürel arka planla, belli bir kafa yapısıyla gelmesi ve bu süreçte kendine doğru biçimde yatırım yapması da önemli. Her vakayı ayrı olarak ele aldığımızda, bu saydığım faktörlerin –bazılarında daha ileride, bazılarında daha geride olmak üzere– muhakkak rol oynadığını görüyoruz. Tüm bunlar kulüplerin suçu, yahut antrenörlerin, oyuncuların, hatta oyuncu ailelerinin suçu demek, gerçeği yansıtmayan bir kolaycılıktan öteye gitmiyor.

 

-Mevzubahis birçok parametre olduğu noktasında size katılmakla birlikte, ben problemin merkezinde, Türkiye’deki eğitim sisteminin 17, 18 ya da 19 yaşına geldiğinde kendi geleceği hakkında karar verme yeterliğine erişmiş bireyler yetiştirmekteki başarısızlığı olduğunu düşünüyorum...

Karar süreçlerinin iç yüzünü bilmek kolay değil, ancak fikir yürütebiliyoruz. Her karar sürecinin kendine özgü bir işleyişi var. Ama söylediğinize genel itibarıyla katılıyorum. Bu sadece basketbolcularımız için geçerli değil, bütün gençlerimiz hakkında aynı cümleyi kurabiliriz. Bizim gençlerimiz, 15 yaşından sonra diyelim, karar alma konusunda, özgüven ve kişisel donanım konusunda Avrupalı yaşıtlarından geriye düşmeye başlıyorlar. Burada aile eğitiminde de, okullarımızda da eksikler var. Bu, basketbolun içinde ve dışında yer alan herkesin ortak sorunu.

 

“BSL seviyesinde beklenti taşıdığınız oyuncuyu, üçüncü ligde oynatarak hazırlayamazsınız”

-Şimdilerde Chicago Bulls forması giyen Paul Zipser’nın, Almanya 2. Ligi’nde oynarken Bayern’den aldığı muazzam bir teklifi masada bırakıp şehrinin takımı Heidelberg’de kalma kararı, yakın dönemden önemli bir örnekti bence. Bu finansal açıdan bir riskti, nitekim Zipser bu kararı aldıktan hemen sonra yaklaşık bir sezon kaçırmasına yol açan bir sakatlık geçirdi. Ama bir sene sonra Bayern’e gittiğinde artık gelişimini tamamlamış, özgüveni yerinde bir oyuncuydu. Bu tür kararlara Türkiye’de neden bu kadar az rastlıyoruz?

Zipser örneğinde Heidelberg’in sosyokültürel yapısını da göz önünde bulundurmak gerektiğini düşünüyorum. Almanya’nın en önde gelen şehirlerinden birinde doğup büyümüş bir çocuk, bu reaksiyonu daha kolay verebiliyor. Metecan ise Zipser’nın reaksiyonunu ancak bu sene gösterebildi. Bunun yanında bu reaksiyonu asla gösteremeyecek, göstermesini bekleyemeyeceğiniz çocuklar da var. Bazı oyuncuları ve ailelerini finansal öncelikli kararlar almaya iten şeyleri de anlamaya çalışmak lazım. En nihayetinde bahsettiğiniz sakatlık, Zipser’nın kariyerini de bitirebilirdi.

Kendi basketbol hayatımdan iki örnek vermem gerekirse, birincisi Ersan İlyasova olur. Ersan’ı Özbekistan’dan altı aylık bir projeyle getirmiştik biz. Onu buraya getirirken Ersan’a ve ailesine normal bir hayat standardı da sunmamız gerekiyordu. Ve içinde bulunduğu koşullardayken ondan beklemesini, sabır göstermesini isteyemezdik. Yine Ülker’de çalışırken Türkiye’ye getirdiğimiz Zaza Pachulia ise karşı yönde bir örnek. Bu konularda genellikle ketum olan Zaza, o günlerde benden tek bir şey istemişti: Ona bir İspanyolca öğretmeni bulmamı... Neden diye sorduğumda da şöyle yanıt verdi: “Eğer NBA’e gidemezsem, Avrupa’da en kaliteli lig İspanya’da oynanıyor.” Bunu 14 yaşındayken söylemişti, o bilinç düzeyine çoktan erişmişti. Ama ailesini tanıdığınızda da Zaza’nın Gürcistan’dan değil, Heidelberg’den geldiğini düşünürdünüz. Annesi doktor, babası makine mühendisiydi ve çocuklarını böyle yetiştirmişlerdi.

Yine Metecan’dan yola çıkarsak, o eşiği atlama noktasında önemli bir konu da “beklenti” mefhumu. Bence sırasıyla şu soruları sormalıyız: a) Bu beklentiyi oluşturan ne? ve b) Bu beklentiyi taşıyan kim? Eğer beklentiyi taşıyan, oyuncunun sözleşmeyle bağlı olduğu kendi kulübüyse ve bu beklenti doğrultusunda, inandıkları bu projenin etrafını çeviriyor ve gereken yatırımı yapıyorlarsa, oyuncu en fazla bir adım geride kalır. Ve bu durumda “Sorunun kaynağı oyuncu mu, yoksa eğitmen mi?” gibi bir soru sorabilirsiniz. Ama eğer senden beklenti taşıdığını iddia eden A kulübü seni oynatamayıp B kulübüne gönderiyorsa ve seni orada yetiştirmeyi ümit ediyorsa, burada bir şeyler ters gidiyor demektir. Çünkü bu B kulübünde bambaşka koşullar mevcut, kendine özgü mecburiyetleri olan bir koç veya bir yönetim söz konusu. Yani ortada örtüşmeyen bir şeyler var...

Ben Ülker’de çalıştığım dönemden beri buna inanıyorum ve tekrar tekrar söylüyorum: “Birinci lig seviyesinde beklenti taşıdığınız bir oyuncuyu, üçüncü ligde oynatarak birinci ligdeki hedeflerinize hazır hale getiremezsiniz.” Bir kulvarda yarışırken, yetenekli genç oyuncunuzu da o kulvarda itmelisiniz. Oyuncuyu başka bir kulvara taşıyıp orada itmeye çalışırsanız ve ileride sizin kulvarınıza geri dönmesini beklerseniz, kaybettiğiniz çok sayıda oyuncu oluyor.

 

-Burada TBL’nin lig olarak doğası da denkleme dâhil oluyor sanırım... Yetiştirmeyi öncelik edinmiş kulüplerin azlığı dikkat çekiyor.

TBL seviyesinde oyuncu yetiştiren antrenörlerimiz var, tek tük de olsa oyunculardan yararlanıp onları bir noktaya getiren kulüplerimiz de var. Ama bunu politika olarak benimsemiş kulüplerimiz yok. Örneğin Fransa’ya baktığımızda, ümit milli takım seviyesindeki bir oyuncunun Pro B’de oynayıp taşıdığı potansiyeli gösterebilecek kadar ilerlediğine ve yeniden bir üst lige transfer olduğuna çok sık rastlıyoruz. Bizde ise TBL, BSL’nin daha küçük bir kopyası görünümünde. Oradaki takımların kaygıları da BSL takımlarıyla aynı. Dolayısıyla ben elimdeki genç oyuncu için, “Bir TBL takımında oynasın da önce orada bir dişleri uzasın, gerçek bir BSL oyuncusuna dönüşsün, sonra gelsin” diyemiyorum.

BSL’de de yetiştirici kulüp vasfına sahip bir takım yok, kendi oyuncularını yetiştiren birkaç kulüp var. Bunun yanında hedefleri çok yukarıda olup, elindeki büyük yetenek havuzuna hiçbir şekilde şans veremeyen kulüpler de var.
 

-Bu anlamda geçtiğimiz sezonun Yeşilgiresun Belediyespor projesi ve son dönemde konuşulan “federasyon takımı” düşünceleri akla geliyor...

Evet. Bu tür projeler, yetiştirici kulüp eksikliğini hafifletmek için uygun öneriler olabilir.

 

-Peki, bir alt yaş grubu için federasyonun bu yıl uygulamaya geçirdiği Basketbol Gençler Ligi (BGL) projesine ilişkin ilk izlenimleriniz nasıl?

Açıkçası bizim BGL’den önce altyapı düzeyinde kaliteli maç yapma, kaliteli rakip bulma şansımız yoktu. O açıdan olumlu olduğunu düşünüyorum. Yaşıtlarına göre kendilerini tartma, içeride dışarıda düzenli maç oynama, rakibe göre hazırlık yapma, deplasmana gidip ertesi gün maça çıkma kültürünü tecrübe etme gibi kıymetli kazanımlar elde ediyor genç oyuncularımız. Tabii bunları yaparken, oyuncuların bireysel gelişimini önceliklendirmek esastır. Bunu göz ardı etmeyen takımlar, bu yeni düzenden daha fazla faydalanır.

 

-BGL’de yer alan takımınızın kadrosu büyük oranda Sakarya doğumlu oyunculardan oluşuyor. Bunun şehrin potansiyelini yansıtan bir şey olduğunu düşünebilir miyiz?

1999-2000 jenerasyonunda Sakarya doğumlu birtakım değerli oyuncularımız var. Ama bu çok yetenekli bir A takım havuzu mudur, bunu şimdiden kestirmek güç. Buradan BSL’ye doğrudan bir servis olmayacağını unutmayalım. Bu oyuncuların, antrenörleri ve kulüpleriyle birlikte o tampon bölgeyi nasıl daha verimli geçireceklerini planlamaları gerek. Ama bu sezon takımımızın BSL oynaması ve gençlerimizin bu sayede BGL’de oynama fırsatı elde etmesi, onlar için çok kıymetliydi. BGL’nin fiziksel standartları bizim gençlerimize biraz da ağır geldi doğrusunu söylemek gerekirse.

Gençler takımımızın başına çok tecrübeli bir antrenörü, geçen sene A takımımızda görev yapan Mustafa Aksoy’u getirdik. Hatta oradan aşağıya doğru uzanan, 7-8 antrenörü içinde bulunduran bir yapılanma oluşturduk. Bu antrenör kadrosu içinde bir tarama grubu da var; öncelikle şehrimizin çevresini, ileride de ülkenin tamamını taramalarını amaçlıyoruz. Basketbola yeni başlamış çocuklarımızın hangi yollardan geçmeleri gerektiğini iyi özümsemiş altyapı çalıştırıcılarına sahibiz. Onlarla beraber, bu yapılanmanın meyvelerini 2-3 sene içerisinde toplamayı ümit ediyoruz.

“Sakarya’da çok büyük bir sportif potansiyel var”

-Daha önce Bandırma’daki sürece, Banvit kulübünün emekleme günlerinden itibaren tanıklık etmiştiniz. Sakarya’da da bu deneyimlerinizi somut bir düzleme taşıyabileceğiniz bir ortamda mı çalışıyorsunuz? Saha içi sorumluluklarınızın yanında, yönetsel kararlar alınırken sizden bir danışman olarak da yararlanıldığını söyleyebilir miyiz?

Evet, söyleyebiliriz. Tabii bu kulübün de çok yeni bir kulüp olduğunu unutmamak gerekir, BSL düzeyinde biz de bebek sayılırız. Bu çerçevede, önceki kulüplerimizdeki deneyimlerimizi bütün ekibimizle beraber yönetime sunuyoruz. Hem teknik konularda, hem idari konularda... Böylelikle başka yerlerde belki 8-10 seneye yayılan süreçleri, burada 3-4 senede geçmeyi hedefliyoruz. Bu manada da çok yorucu bir tempoda çalışıyoruz. Geçtiğimiz sezon içinde göreve gelen Kutluhan Yavrucuk hâlâ işinin başında. Cavit Akovada kulübümüzün kuruluşundan bu yana büyük emekler veren, günlük işleyişimizde çok etkili olan bir yönetici. Onların yardımıyla bu mesafeyi olabildiğince çabuk kat etmeye çalışıyoruz.

Teknik anlamda da geçtiğimiz sezon benimle birlikte Sakarya’ya gelen Semih Soğuksu, daha önceki ekipten devam eden Sergen Horuz, yazın sonunda aramıza katılan Rüçhan Tamsöz ve Ertan Bedir’le birlikte önemli bir yapı kurduğumuza inanıyorum. Hepsi kendi alanında Türkiye’nin ileri gelen antrenörleri arasında yer alıyor. Takımımızda ana rolleri dağıttığımız oyuncular, yerlisiyle yabancısıyla çok genç oyuncular. Bu ekipten bu genç oyuncuların ilerlemesinde de büyük fayda gördük.

 

-Sohbetimizin başındaki “proje” konusuna geri dönersek, Sakarya şehrinin sosyal profilinin ve sportif potansiyelinin bu projeyle kol kola yürüyebileceğini düşünüyor musunuz?

Sakarya’da çok büyük bir sportif potansiyel olduğu kanaatindeyim. Bu kanaate Banvit’te altyapı sorumlusu olarak çalıştığım dönemde varmıştım. Sakarya’dan getirdiğimiz oyuncuların kalitesi, bizi Banvit altyapısı için burada bir “uydu takım” projesi geliştirme fikrine yöneltmişti ama bunu hayata geçiremedik.

Sakarya’daki genç nüfus, fiziksel olarak basketbola çok elverişli bir hamura sahip. Burada şehrin kozmopolit yapısı ve çok fazla göçmen olması bir faktör. Bununla beraber, Sakaryalı gençleri yarışma sahasında iddialı hale getiren “bıçkın” bir yapıları da var. Tabii futbol, tüm gençlerin tutkuyla bağlı olduğu ve bugün itibarıyla basketbolun fersah fersah ilerisinde gelen bir spor. Ama şehrin basketbolun lezzetini de almaya başladığını gözlemliyorum. Biz geçen sene tüm maçlarımızı kapalı gişe oynamıştık, bu sezon da 5000 kişilik yeni salonumuzda merdiven boşlukları dolu olduğu için uyarı aldığımız bazı maçlar oldu. Basketbolun kendi kemik kitlesini oluşturması biraz zaman alacaktır. Tutkusunu basketbol bilgisiyle yoğurup takımına yardımcı olabilen bir kitle oluşması, hiç kuşkusuz, bir süreç gerektiriyor. Bu sürece güvenmemiz, saygı duymamız lazım.

 

-Bu sezon sonu için koyduğunuz Avrupa hedefi de şehirde yeni bir heyecan yaratmak adına düşünülmüş, bu sürece ivme kazandırabilecek bir hedef miydi?

Bu yıl öncelikli hedefimiz ligde kalmak elbette. Ama herhangi bir Avrupa Kupası oynayacak bir pozisyonda bitirebilirsek, çok mühim bir adım atmış oluruz. Yıl sonu itibarıyla fena bir durumda değiliz. Beş deplasman galibiyeti almak önemli bir karakter gösterisiydi. Ama buraya daha da iyi gelebilirdik. Yazın kadromuza ilave ettiğimiz Rodney Pryor’ın diz sakatlığı sonrası oyunundan çok şey kaybettiğini ve ne yazık ki bize yardımcı olamayacak noktaya geldiğini gördük, onunla devam etmedik. Şimdi topu Jones ve Harris’in elinden biraz alabilecek yeni bir oyuncu arayışındayız. Sezonu buraya kadar geldiğimiz gibi bitirebilir ve Avrupa’ya gidersek, o sözünü ettiğim mesafeleri çok daha kısaltabilecek bir sıçrayış olur bu. O yüzden ana amacımız bu olmasa da, çok istediğimiz bir şey Avrupa Kupası oynamak.

 

-Sizinle birlikte BSL’ye yükselen Eskişehir Basket de 2017’yi play-off potasında noktaladı. Bir sene önce TOFAŞ da lige döndüğü ilk sezonda kendini play-off resminin içine atmayı başarmıştı. Bu takımların henüz alt ligdeyken BSL’de de işleyecek yol haritalarına göre hareket ettiklerini, hatta sizin de yaptığınız gibi TBL’de mücadele ettikleri kadrolardan çok sayıda oyuncuyu buraya taşıdıklarını görüyoruz. Bunu yapmayan BEST Balıkesir ise ligde kalıcı olamamıştı...

TOFAŞ’ı farklı bir yere koymak lazım bence. Oyuncu taşıma meselesine gelirsek, özellikle de Eskişehir Basket ve bizim gibi kulüplerde TBL kadronuzu kurarken, o kalitede oyuncuları getirmek çok kolay olmuyor. Bu oyuncunun önüne bir BSL hedefi koymak, “Bak bu işin sonunda çıkarsak, seneye sen de BSL’de oynayacaksın” demek elinizi güçlendirebiliyor. Çünkü Tahincioğlu Basketbol Süper Ligi, yabancı oyuncuların kendilerine hedef olarak koyduğu bir lig. Bu da TBL takımları için bir avantaja dönüşüyor. Biz bunu Jones ve Harris transferlerimizde kullandık; Eskişehir Basket’te nasıl olduğunu kesin olarak bilmiyorum ama orada da Josh Duncan ve Sean Marshall için böyle bir durum söz konusu olabilir.

 

-TOFAŞ’ın yeni yapılanması, Eskişehir Basket ve Sakarya Büyükşehir Basketbol gibi genç kulüplerin kararlılıkları ve iyi düşünülmüş adımlarla ilerlemeleri sizi ligin geleceği adına ümitlendiriyor mu? Bu anlamda da bir gelişimden söz edebilir miyiz sizce?

Burada sözünü ettiğiniz kulüplere baktığımızda şöyle bir ortak özellik görüyoruz: Bunların her biri, önemli bir basketbol aklı ve görgüsüne sahip, belli bir vizyonu beraberinde getiren kişiler tarafından yönetilmekte olan kulüpler. Örneğin Eskişehir Basket projesinin içinde, yakından tanıdığım Derya Yannier gibi parlak bir genç yönetici var. Sadece sporcu geçmişiyle değil, spor yönetimi anlamında da öne çıkan, çok birikimli, iyi eğitim almış biridir Derya. Orada düzgün bir yapı inşa etmesi hiç kimseyi şaşırtmayacak.

Başarılı bir model oluşturmak için iş dünyasını, spor dünyasını ve şehrin geri kalanını aynı potada eritmeniz gerekiyor. Sonraki aşamada da bu projeye yön verebilecek, üç perde sonrasını görebilecek vizyonu haiz ve en önemlisi de insani eğitim değerlerini özümsemiş kişilerin karar verici pozisyonlara yerleştirilmesi var. TOFAŞ, bu konuda şahane bir örnek. Tolga Öngören ve Orhun Ene hem kişilikleriyle, hem spora bakışlarıyla, hem de içinde bulundukları projeye getirdikleri ekstra değerlerle, tam da tarif ettiğim profile uyan isimler. Bu yeni yönetim tarzıyla birlikte TOFAŞ’ı bambaşka bir yola soktular ve örnek gösterilecek, gıpta edilecek bir kulüp yapısı oluşturdular. Umarım ligin yeni kulüpleri olarak bizler de bu yolu takip edebiliriz.

Tabii Banvit’i de unutmamalıyız, onları bir kez daha kutlamayı ihmal etmeyelim. Orası her şeyden önce küçük, sosyal açıdan imkânları çok kısıtlı olan bir ilçe. Bandırma’da başlangıçta basketbol, bulunmaz bir nimetti. Ama Banvit, şirket olarak, şehri en üst rekabet seviyesinde temsil eden bir basketbol takımı kurmakla yetinmedi. Altyapılarıyla, sosyal sorumluluk projeleriyle, gençlere sunduklarıyla, oluşturdukları TBL takımıyla bunun çok daha ötesine geçtiler. Neticede de oyunu öğrenen, oyundan keyif alan, oyunla alakalı kendi hırslarını geliştiren bir kitle yaratıldı. Şimdi orada salona gelen kişi, takımı ne yaparsa memnun olacağını biliyor. Bunu mümkün kılan da, şirketin hiç geri adım atmadan yaptığı fedakârlıklardı. İyi günde, kötü günde... Bunun başka bir örneği olduğunu sanmıyorum.




Kaynak: redbull.com

Editör: MY



Etiketler :

FACEBOOK YORUM
Yorum

DİĞER GÜNCEL Haberleri

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
FOTO GALERİ
  • Serdivan toz içinde...
    Serdivan toz içinde...
  • Bir zamanlar Sakaryaspor...
    Bir zamanlar Sakaryaspor...
  • Yaşamın Kıyısındakiler
    Yaşamın Kıyısındakiler
  • 1.HIDIRELLEZ KARAGÖL YAYLASI TURİZM ŞENLİĞİ YAPILDI
    1.HIDIRELLEZ KARAGÖL YAYLASI TURİZM ŞENLİĞİ YAPILDI
  • Adapazarı'nda 19 Mayıs Coşkusu
    Adapazarı'nda 19 Mayıs Coşkusu
  • NİSAN'DA KAR YÜRÜYÜŞÜ
    NİSAN'DA KAR YÜRÜYÜŞÜ
FOTO GALERİ
VİDEO GALERİ
  • Şiddete karşı kör müyüz?
    Şiddete karşı kör müyüz?
  • İşçi karıncaların orijinal sesleri...
    İşçi karıncaların orijinal sesleri...
  • Canlı bombaların görüntüleri ortaya çıktı
    Canlı bombaların görüntüleri ortaya çıktı
  • GÜNÜN ANİMASYONU: Tom’un sırrı
    GÜNÜN ANİMASYONU: Tom’un sırrı
  • Grup Yorum'un yeni albümü çıkıyor
    Grup Yorum'un yeni albümü çıkıyor
  • Fındık üreticisinin isyanı...
    Fındık üreticisinin isyanı...
VİDEO GALERİ
YUKARI