Bugun...
Bizi izleyin:



Aydoğan: Okullar, hastaneler satılığa çıkartılıyor

Tarih: 17-12-2017 10:12:35 Güncelleme: 17-12-2017 20:20:35 + -


Eğitim Sen Genel Başkanı Feray Aytekin Aydoğan, kapitalizmin tüm dünyada çok hızlı ilerlediğini ve AKP eliyle tüm kamusal alanların adım adım yok edilidiği bir sürecin yaşandığını söyledi. Aydoğan, Adapazarı Garı'nın kaldırılmak istenmesinin de, bu sürecin parçası olduğunu vurguladı.


Aydoğan: Okullar, hastaneler satılığa çıkartılıyor

Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu KESK’in 22’nci kuruluş yıldönümü nedeniyle 8 Aralık gecesi Adapazarı'nda KESK’e bağlı sendikaların üyeleriyle birlikte gerçekleştirdiği geceye katılan Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası ( Eğitim Sen) Genel Başkanı Feray Aytekin Aydoğan, ertesi gün AKP'li Büyükşehir Belediyesi tarafından kaldırılmak istenilen Adapazarı Garı ile ilgili,  KESK’ e bağlı Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası’nın ( BTS) öncülük ettiği bilgilendirme toplantısına da katıldı.
Kendisiyle, bu toplantı sonrasında  hem eğitim hem de ülkede yaşanan diğer sorunlar hakkında görüşme imkanı bulduk.

Sorunları kavrama ve çözümlere bir nebze katkımız olması dileğiyle.

MedyaYazar

 

-Küresel kapitalizmin günümüzdeki ulaştığı bu aşamada, genelde sendikacılık kavramı, özelde Kamu Sendikacılığı nasıl gelişiyor, nereye evriliyor? Bu aşamada KESK’in örgütlenme adına perspektifi nasıl? 

Tüm dünyada kapitalizm çok hızlı ilerliyor ve AKP ile birlikte tüm kamusallığın adım adım yok edilmesi sürecini yaşıyoruz. Okullar dahil birçok kamusal alanın torba yasalarla tek tek piyasaya, küresel sermayeye terk edildiği bir süreci yaşıyoruz. Okullar, hastaneler satılığa çıkarılıyor. Yine Sakarya’nın yaşadığı gerçeklik, Gar sermayeye açılıyor.

 Kamusal alandaki bu meselede, tüm verilerin anıtladığı gibi yoksul ailelerin çocuklarının örgün eğitimden adım adım çekildiği görülüyor. 2012 yılından bu yana elde edilen verilerde orta öğretim süreçlerinde iki milyonu aşkın çocuk örgün eğitim dışına çıkmış durumda. Çocuk yaşta işçiliğin ve kadına yönelik sürdürülen cinsiyetçi bir dil üzerinden, çocuk yaşta evliliğin de adım adım ilerlediği bir süreci hep birlikte yaşıyoruz. 

Gitgide eğitim, sağlık gibi tüm kamusal haklara yoksulların ulaşım hakkı kısıtlanıyor. Örneğin; İstanbul’da şu an özel okul sayısı devlet okul sayısını geçmiş durumda. Ciddi bir şekilde en temel hak olan ve  bir devletin ailesinin ekonomik durumuna bakmaksızın, eşit, nitelikli ve parasız sunması gereken eğitim hakkı  yurttaşların elinden alınıyor. 

Yine çocuk işçiliği büyük bir sorun olarak karşımızda duruyor.  Son üç yılda iş cinayetlerinde 156 çocuk hayatını kaybetti. Her aşamada aslında sosyal devletin adım adım yok edildiği bir süreci yaşıyoruz. Biz Eğitim Sen ve konfederasyonumuz KESK olarak önümüzdeki dönem en temel mücadele hattının aynı zamanda kamusallık mücadelesi olduğunu düşünüyoruz ve bu mücadeleyi sonuna kadar sürdürmeye devam edeceğiz. 

Kendi özlük ve mesleki sorunlarımıza sahip çıkmakla birlikte tüm yurttaşların, tüm çocukların, tüm gençlerin de kamusal haklarına sahip çıkma mücadelesini de sürdürmemiz gerekiyor. Aynı zamanda kamusal alanların ranta ve sermayeye terk edilmesi emekçiler açısından da güvencesizliğin adım adım örüldüğü bir süreci inşa ediyor. Referandum öncesi hükümet yetkililerinin kamu alanına dair açık açık söylediği sözler vardı. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu değiştireceklerini, iş güvencesini kaldıracaklarını ve nasıl şirketler istedikleri kişilerle çalışıyorlarsa bundan sonra kamusal tüm alanlar da var olan siyasi parti kimleri tercih ediyorsa onlarla bir sürecin inşa edileceğini söylediler.

Biz Türkiye’deki tüm özelleştirme süreçlerinde gördük ki; güvencesizliğin girdiği her alan, emekçilerin çok daha düşük ücretlerde, çok daha kötü koşullarda çalıştırıldığı ve bir kişinin sözüyle de işten rahatlıkla atılabildiği süreçlerdir. Bu durum kamusal haklarımızı kaybetmekle birlikte, emekçilerin çalışma koşullarına yönelik de çok ciddi bir saldırıdır. 

 Yine en büyük tehlikelerden bir tanesi de kadrolaşma ile liyakat sahibi olmayan kişilerin eğitim, sağlık, ulaşım alanında söz söyler hale gelmesidir. Eğitimde yine bu son on beş- on altı yıllık süreç, örneğin AKP hükümetinin en başarısız olduğu alanlardan biridir ki bunu da kendi söylemleriyle defalarca deklare ettiler. Özellikle eğitim, kültür ve sanat alanlarında başarılı olamadıklarını da kendi ağızlarıyla söylediler.  Ama liyakatin olmadığı, emekçilerin güvenceli çalışmadığı, tüm yurttaşlara nitelikli ve parasız eğitim, sağlık koşullarının sağlanmadığı bir ortamda, zaten hiçbir zaman başarıdan söz edilemez. Edilemiyor da, bunu da ifade ediyorlar. Ama özellikle eğitim alanında gördüğümüz yine 2012yılından itibaren özelikle 4+4+4 yasasından sonra Türkiye’nin her yerinde Türkiye tarihinde çok olmayan bir örnektir, veli mücadeleleri başladı. Veli dernekleri, veli platformları kuruldu. Örneğin şu an İstanbul’da birisi Şişli Endüstri Meslek Lisesi, ki İstanbul'un en büyük liselerinden biridir. Veliler aslında birçoğu var olan hükümetin seçmeni olmasına rağmen okul alanının AVM yapmak üzere satışa çıkarılmasına karşı yüzlerce, binlerce kişiyle büyük bir mücadele örgütlediler. Bu eylemlerini hala sürdürüyorlar. Diğeri Ahmet Sani Gezici Lisesi, burada da iki yıla yakın süredir mücadele sürdürülüyor ve şu an Türkiye’nin her yerinde adım adım veli dernekleri kurulmaya devam ediliyor. Aslında hem kamu emekçileri olarak, hem de bu hizmeti alan yurttaşlar olarak tarihi bir mücadele süreci yaşanıyor. Türkiye’nin her yerinde kamusal alanlarına, okullarına sahip çıkan mücadele hareketleri oluşmuş durumda. Biz Eğitim Sen ve KESK olarak da tüm yurttaşlarla birlikte kamusallık mücadelesini, önümüzdeki dönemde de hep birlikte sürdürerek güçlendireceğiz, güçlendirmek zorundayız.

 

-Özel okullarda veya kamu alnında güvencesiz çalışan eğitim emekçileri ve diğer çalışanlar, biliyoruz ki bu güvencesizliğin getirdiği her türlü sorunu en ağır şekilde yaşıyorlar. Bu emekçilerin örgütlenmesi ile ilgili Eğitim Sen ve KESK’in bir çalışması var mı? 

Aslında bu özelleştirilme ve düşük ücretli çalıştırma özel alanda olduğu gibi kamu alanında da var. Kamu alanında örneğin ücretli öğretmenlik adı altında son derece garabet bir sistem yarattılar. Ücretli öğretmen adı altında çalıştırılan arkadaşlar, bizimle aynı işi yapmalarına rağmen asgari ücretin de altında bir ücret ve hiçbir güvencesi olmadan çalışıyorlar. Okul müdürü ya da ilçe milli eğitim müdürünün bir sözüyle hemen o gün işine son verilebileceği, hem güvencesiz hem çok düşük ücretlerle hem de her türlü esnek ve angarya çalışmanın da dayatıldığı süreçleri yaşıyorlar. Aynı süreçler dediğiniz gibi, özel okullarda, etüt merkezlerinde özel eğitim kurumlarının hepsinde yaşanıyor. Şu an 438 bin eğitim fakültesi mezunu, ataması yapılmayan öğretmen var. Buna rağmen her yıl eğitim fakültelerinden ortalama yetmiş bin kişi mezun oluyor. Ve çok ciddi bir işsiz öğretmen kitlesi birikmiş durumda. Aslında hepimiz biliyoruzki, işsizliğin artması aynı zaman da sistemin veya sermayenin elini güçlendiriyor.  İşsizliğin çok olduğu koşullarda çok daha düşük ücretle çalışabilecek işgücünün oluşması sağlanmış oluyor sermaye açısından. Var olan hükümet bir yandan ‘mezun olan herkesi atamak zorunda değiliz’ diye şikayet ederken, diğer yandan Türkiye’nin her yerinde eğitim fakülteleri açmaya devam ediyor. Çünkü bu işsizliğin artması meselesinin, sermayeyi güçlendireceğini çok iyi biliyorlar. Biz en son tüzük kongresinde bununla ilgili düzenlemeler yapmıştık. Sadece kamu alanlarında değil tüm eğitim kurumlarında çalışan tüm eğitim emekçilerini örgütlemek üzere kararlar almıştık ve bununla ilgili çalışmalar da sürdürüyoruz. Ama gerçekten buradaki örgütlenme süreçleri ciddi ve zor. Çünkü herhangi bir sendika mücadelesi sürecine girildiği  zaman, arkadaşlar her an işten çıkartılma tehlikesiyle karşı karşıya geliyorlar. Artık güvencesiz çalıştırılan arkadaşların da yeter dediği noktaya gelmiş durumda süreç. Sizin de belirttiğiniz gibi sadece kamu alanında sınırlı değil, önümüzdeki dönem tüm eğitim kurumlarında çalışan eğitim emekçilerini de sendikal mücadeleye katan, onların da örgütlenmesini sağlayan, zaten var olan çalışmaları daha da güçlendirerek sürdürmek zorundayız.  Ama bu alana ilişkin mücadele, ancak kamusallık mücadelesi ile birlikte sürdürülürse bir anlamı olacaktır, tek başına yeterli değil.

  Yine öğretmen ihtiyacı yok denildiği yerde, AKP döneminde nerdeyse tüm köy okullarının kapatıldığı bir süreç izleniyor. Eskiden en kötü koşullarda bile köylerde okulların olduğu, öğretmenlerin istihdam edildiği dönemleri biliyoruz, ancak adım adım köy okulları kapatılıyor, birçok yerde okula rastlayamıyorsunuz. Bugün Türkiye tarihinde hiç olmadığı kadar, iki milyonu aşkın öğrenci taşımalı eğitime mahkûm ediliyor ve bunların önemli bir kısmı da ilkokul öğrencileri. Yani çocuklar beş- altı yaşında ailelerinden, yaşadıkları çevrelerden yerlerden kopartılıp Ensar gibi, Aladağ gibi vakaların yaşandığı bu tür cemaat yurtlarına teslim ediliyor. Yani çok bilinçli bir süreç izleniyor. Aslında çok ciddi bir öğretmen ihtiyacı da var. Sadece köy okullarının açılması bile, bu var olan, ataması yapılmayan öğretmenlerin yerleştirilmesi anlamına geliyor. Çok ciddi bir öğretmen ihtiyacı olmasına rağmen okulları kapatıp, okulları AVM yapan, ‘herkesi atamak zorunda değiliz’ deyip, eğitim emekçilerine özel okullardaki çalışma koşullarına mahkûm eden, çok bilinçli bir hat izliyor aslında bakanlık ve hükümet. 

 

-Kamu okullarında ki sınıf mevcutlarına baktığınız zaman kırk-elli kişilik sınıflar görüyorsunuz, yani iki öğretmenin yapması gereken işi tek öğretmen yapıyor. Burada ataması yapılmayan öğretmenlerin açığı kamudaki öğretmene de yüklenilmiş olmuyor mu?

Tabi ki, geçenlerde müsteşar durmadan eğitimde iyi örnekler gibi paylaşımlar yapıyordu, bu örneklere baktığımızda binlerce lira aktarılan özel okullarda olmayan örnekleri iyi örnekler olarak paylaşıyor. Diyor ki; bir okulda birden fazla çalgı aleti öğreten öğretmen, başka bir okulda müze kuran öğretmen, başka bir okulda kütüphane açan öğretmen, ama öğretmen bunu devletten hiç katkı almadan kendi çabalarıyla yapıyor. Devlet 2012 den bu yana eğitime bütçe yok deyip milyonlarca lirayı şu an özel okullara teşvik olarak ayırıyor. 2012 ye kadar olmayan bütçeler ne oldu da söz konusu özel okullar olunca birden bire ortaya çıktı. Bizlere, kamusal alana, devlet okullarına ayrılmayan bütçenin, her sene teşvik adı altında milyonlarca lira olarak özel okullara aktarıldığını görüyoruz. Sonra da bizim, öğretmen arkadaşların kıt kanaat, bin bir zorlukla yaptığı örnekler sanki Milli Eğitim Bakanlığı’nın yaptığı veya Milli Eğitim Bakanlığı’nın bütçe aktardığı örneklermiş gibi böyle traji komik bir şekilde, müsteşar tarafında haftada iki gün iyi örnekler diye paylaşılıyor. Örneğin Fen Liseleri ve Anadolu Liseleri gibi üniversiteye giriş sınavlarında en pahallı özel okulların başarısına ortalama yüz puan fark atan öğrenciler yetiştirdiler. Buna rağmen gitgide kamusal alanda devlet okulları gözden çıkarılmaya başlandı. Ama okullar ve öğretmenler direniyor. Hem akademik başarı anlamında hem nitelikli eğitim sunma anlamında direniyorlar, sizin de belirttiğiniz gibi, çok kalabalık sınıflar da, birden fazla sınıfa öğretmenlik yapmak zorunda kalan öğretmen arkadaşlar var. Şu an devlet elini tamamen kamusal alanlardan çekmiş durumda öğretmenlerin çaba ve katkılarıyla ayakta duran devlet okulları gerçeği var, şu an yıkık dökük binalarda eğitim sürdürmek zorunda kalıyoruz.

ki, siz devlet kamusal alandan elini çekti diyorsunuz ama bakanlığın açıklamaları eğitime ayrılan bütçenin her sene arttırıldığı yolunda, bunu nasıl açıklayacaksınız? Bakanlık burada neyi anlatmaya çalışıyor?

Biz bir rapor yayınladık, istatistikler maalesef dünyadaki en büyük aldatmacalar. Bakanlık da bu istatistikler üzerinden, bu aldatmaca meselesini çok iyi kullanıyor. Bizler orda rakam rakam o ifadelerin aldatmaca olduğunu çıkardık, 2002’lerde iktidara gelen AKP’nin o dönemki öğrenci ve nüfus sayısı ile karşılaştırıldığında, her yıl ayrılan bütçelerin adım adım azaltıldığını görüyoruz. Yine ayırdıkları bütçe üzerinden baktığımızda devletin okullara ayırdığı bütçe yüzde doksana yakın oranda, sadece eğitim emekçilerinin maaşlarını karşılıyor. Onun dışındaki yakıta bazen su elektrik gibi faturalara kadar meseleler, yine  okulların temizlik , ısınma işlerinde  çalışan arkadaşların tamamen şirketler üzerinden çalıştırıldığı bir süreç yaşıyoruz ve tüm bunların giderleri katkı payı adı altında, kayıt parası adı altında bağış deyip, aslında veliler zorunlu paralar ödetilmeye mecbur bırakılarak, velilerin üzerine yıkılarak sürdürülüyor. Bakanlığın resmi verilerinin hepsi büyük bir aldatmacadan ibaret hiçbir gerçekliği olmayan rakamlar.

 

 

   Yıllar

Yükseköğretim Bütçesinin

 

Merkezi Bütçeye Oranı (%)

Yükseköğretim Bütçesinin

Milli Gelire Oranı (%)

2003

2,27

0,94

2004

2,45

0,86

2005

3,34

1,07

2006

3,35

1,04

2007

3,21

1,05

2008

3,29

1,02

2009

3,33

0,79

2010

3,24

0,91

2011

3,68

0,95

2012

3,63

0,89

2013

3,77

0,97

2014

3,88

0,99

2015

3,90

0,96

2016

4,36

1,09

2017

3,97

0,84

2018

3,63

0,81

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-Sizin Eğitim Sen Genel Başkanlığından önce İstanbul’da özelikle imam hatiplere dönüştürülen okullarla ilgili velilerin mücadelesi ile ilgili çalışmalarınız vardı. Buradan yola çıkarak zaten baskıcı hükümet düzeyini aşmış, parti devleti haline gelmiş bir yönetim altında sadece iş yerinde örgütlenme çalışmaları yeterli midir? Bunun ötesinde yeni örgütlenme biçimlerine ihtiyaç var mıdır, temel yaşam alanlarında da bir örgütlenmeyi nasıl yaparız? Veya KESK’in böyle bir yaklaşımı var mı? 

Kamusal alana dair çok bütünlüklü bir saldırı var. Biz bulunduğumuz tüm alanlar da şunu söylüyoruz KESK olarak, önümüzdeki en temel mücadele hattı kamusal alanlara sahip çıkma hattıdır. Ama bu kadar bütünlüklü bir saldırıyı tek başımıza göğüslememiz gerçekten çok zor. Hizmet verenlerle birlikte hizmet alanların da yani tüm yurttaşların bu mücadeleye dahil edildiği bütünlüklü bir mücadele hattını örgütlemek gerekiyor. O yüzden de özelikle 2012 yılında çıkan bu 4+4+4 yasası eğitim alanındaki kamusallığın adım adım yok edileceğinin işaretlerini bizlere vermişti. Ve bu yasaya ilişkin mücadeleyi sürdürdüğümüzde biz şunu çok açık bir şekilde gördük, kendim de bir veliyim, veli mücadelelerinin kaçınılmaz olduğunu gördük. 4+4+4 yasası ile birlikte eğitimin özelleştirileceğinin bilimin adım adım terk edileceğine ilişkin itirazlarımızı söyleyip, tüm saldırılara rağmen Türkiye’nin her yerinde sokaklara çıktık ve sonrasında da en büyük eylemi veli eylemi olarak yaptık.  İstanbul Kartal’da başta okulları zorla imam hatip’e dönüştürülen velilerle birlikte olmak üzere altı bin yedi bin kişilik bir yürüyüş yaptık ve yürüyüşü planlayanlar da, duyuranlar da, dövizlerine, pankartlarına kadar yazan, o gün sloganları attıran ve kürsüde konuşanların hepsi, bu mağduriyeti bire bir yaşayan velilerdi. Örneğin çocukların 60 ayda okula alınmasına karşı itirazı, lavaboda hayatını kaybeden Efe’nin annesi Nurdan Hanım yapmıştı. Altmış ayda okula başlatma meselesinin ne kadar yanlış olduğunu ve bunu ne kadar büyük bir bedel ödeyerek kendisinin de yaşadığını Nurdan Hanım dile getirmişti. Yine okullarının zorunlu imam hatip haline getirilmesine itirazlarını tek tek çıkıp İstanbul’un tüm okullarında bu mücadeleyi sürdüren veliler ifade etmişlerdi ve o günden bu yana Türkiye’nin her yerinde yüzlerce veli eylemi örgütlendi. Sizin de belirttiğiniz gibi, hizmet alan ile verenin ancak birlikte bir mücadele sürdürdüğü ve birlikte bir itirazı örgütlediği noktada başarabiliriz. Bunun çok ciddi emareleri ve örgütlenmeleri oluşmuş durumda.

Bundan sonraki süreçte, okullarımızı bu kadar kolay satamayacaklar, bu kadar kolay AVM’ ye dönüştüremeyecekler. Veliler çocuklarına da, okullarına da, kamusal alanlara da sahip çıkma mücadelesini yürütüyor. Bu mücadeleyi güçlendirerek de sürdürecek. Şu an Trabzon’dan Kocaali’ye, Kocaeli’nden Adana’ya İzmir’e,  Malatya’ya, İstanbul’a kadar yirmiyi aşkın yerde veli örgütlenmeleri oluşmuş durumda. Yeri geliyor okullarda para toplanmasına karşı eylem yapıyorlar, yeri geliyor bu bilim dışı müfredata karşı itiraz edip, seslerini çıkararak davalar açıyorlar. AVM’ye dönüştürülmesine, okullarının zorunlu imama hatip’e dönüştürülmesine, yani çocuklarını hedef alan her meseleye karşı hem okulların önünde, hem de sokaklar da yüksek sesle haykırıyorlar. Veli derneklerinin, veli mücadelelerinin bu dönem güçlenerek sürdürülmesi çok ama çok önemli.

 

-İstanbul’da birkaç yerde “alternatif okullar’’ olarak açılan okullar hakkında ne düşünüyorsunuz? Sonuçta özel okullar bunlar. Kamunun verdiği eğitimi beğenmeyip, daha iyi bir eğitim vermeyi hedefleyen birtakım vakıfların veya özel girişimlerin yaptığı okullar… İyi niyetle başlatıldığı düşünülen bu alternatif okul projeleri hakkında neler söyleyeceksiniz? 

Türkiye de bizim yakın dönemde yaşadığımız en kötü süreç olarak, aslında liberal söylemin hakim olduğu bir süreçti. Biz bunu referandum süresince de yaşadık. Tıpkı referandum süreçlerinde olduğu gibi liberal söylemin egemen olması ve sol adına da maalesef böyle insanların konuşturulması; özelleştirme süreçlerini, kamuculuğun adım adım yok edilme süreçlerininin meşrulaştırmasında çok önemli rol oynadılar. Şimdi de ne kadar iyi niyetli girişimler olarak nitelendirilirse nitelendirilsin, kamusal mücadele vermeden, kamusal alana sahip çıkmadan ve bu ülkedeki tüm çocukların eşit, nitelikli ve parasız eğitim hakkını savunmadan, bu dili kurmadan yapılan hiçbir girişimin iyi niyetli bir girişim olduğunu düşünmüyoruz. Sonuçta paranın girdiği bir eğitim ilişkisi… Ne kadar farklı bir eğitim modeli yaratılırsa yaratılsın, her zaman daha fazla parası olanın o eğitim hakkından çok daha fazla yararlanacağı ve eşitsizliğin adım adım arttırılacağı bir süreç. Ve maalesef sistemin, AKP’nin var olan bu karanlık dilinin örgütlenmesine de hizmet eden  bir süreç. Bu girişimleri, ne kadar iyi niyetli diye nitelendirilirse nitelendirilsin, doğru bulmuyoruz ve kabul etmiyoruz. Maalesef bu tür girişimler aslında, çocuklarımızın kamusal eğitim hakkından yararlanmasının adım adım önünü kesen süreçler haline gelmiş durumda. 

 

-Sendikal çalışmada, insanları iş kolunda ekonomik, sosyal, özlük hakları ile ilgili mücadeleden söz ederek örgütlersiniz, sonra o insanlar sendikal süreçte politize olurlar. Fakat Türkiye’deki hem çalışma koşullarının hem de siyasal iklimin geldiği noktada çalışanlar aksine politize olmuşlarsa, ya da politik aidiyeti varsa bir sendikaya üye oluyor, yoksa üye olmuyor. Bunu nasıl aşacaksınız? 

Türkiye gerçekten özellikle bu 15-16 yılda çok tarihi süreçlerden geçti. Eğitim Sen ve KESK, Türkiye’nin her yerinde örgütlü bir sendika. Ve hiçbir zaman, başta da söyledim özlük ve mesleki haklarla sınırlı bir mücadele olarak görmedik. Bunun için mücadelemizi, çevre sorununa da, gar sorununa da, ağaç sorununa da sahip çıkarak sürdürdük. Ama zaman zaman tabi ki bu süreç, kendi özlük ve mesleki haklarımızla birlikte güçlendiremediğimiz süreçler haline geldi. Aslında Eğit Der’den bu yana bu çizgimiz hep vardı ama genel olarak Türkiye meselelerine ilişkin sözümüzün daha öne çıktığı, kendi alanımıza dair, özlük mesleki haklarımıza dair söylemelerimizin daha çok yüksek sesle söyleyemediğimiz süreçler oldu ve bu süreçte de, evet çok üye de kaybettik. Şimdi önümüzdeki süreçte biz bunu başarmak zorundayız. Bunun içinde aslında ciddi adımlar atıyoruz. Ataması yapılmayan öğretmen arkadaşlarımızın da sesi olmak zorundayız, sözleşmeli öğretmenlerin de sesi olmak zorundayız, güvencesiz çalışanın da… Örneğin bir rehberlik yönetmeliği çıktı ve aslında çıkan hiçbir yönetmelik sadece o alanla sınırlı değil. Sonrasına hepimizi hedef alan alanlar haline geliyor. Okul öncesi öğretmeni de, rehberlik öğretmeni de öğretmen olmayan her hangi bir eğitim emekçisinin de bir hizmetli arkadaşımızın da, memur arkadaşımızın da sözünü çok daha güçlü bir şekilde örgütlemek zorundayız. Tabi ki demokrasi mücadelesi vereceğiz, tabi ki barış mücadelesi vereceğiz ama tüm bu mücadele alanını güçlendirmenin en temel yolu başta emekçilerin sesine ses ve sözüne söz olabildiğimizi göstermekten geçiyor. Bunu yapıyoruz ve bunu güçlendirmek zorundayız. Yakın dönemde böyle bir eksikliğimiz, hepimizin hep birlikte oldu. Ama bunu adım adım tekrar inşa ediyoruz, yükseltiyoruz ve yükseltmek zorundayızda başka hiçbir şansımız yok. 

 

-Eğitim Sen olarak eğitim fakültelerinin olduğu alanlara özel bir çalışma olamaz mı? Spesifik olarak farklı şubeler ya da farklı örgütlenme modelleri kurulamaz mı? Örneğin ilimizde Hendek ilçesinde bir eğitim fakültesi var ancak burada bulunan temsilcilik  yeterli değil. Bu konuda ne yapmayı planlıyorsunuz?

Aslında bu son kongrede bununla ilgili ilk adımlardan biri atıldı. Eğitim sekreterliğine yüksek öğrenim sekreterliği de eklendi. Eğitim Sen olarak Türkiye’deki en donanımlı akademisyenlerin üye olduğu bir sendikayız. Bu anlamda çok büyük bir güce, büyük bir birikme de sahibiz ve şu an ihraçlarla başlayan süreçlerle birlikte Türkiye’nin birçok yerinde akademisyen arkadaşlarımız akademiler oluşturdular. Şu an üniversite öğrencilerinin de katılımıyla bizler dört duvara, sadece binalara sığmayız diyerek başta eğitim fakülteleri olmak üzere üniversite öğrencileriyle birlikte bu akademiler de çalışmalar yürütülüyor. Bu beş altı aylık süreçte, kongreden sonra bu ilk adımı gerçekleştirdik. Birçok ilde adım adım kitleselleşerek, çok daha fazla öğrenciyi katarak aynı zamanda öğretmenle, hocayla, akademisyenle öğrenciyi buluşturan üniversite mücadelesine ilişkin, bilimsel mücadeleye ilişkin her meselenin konuşulduğu, tartışıldığı çalışmalar sürdürüyoruz. 

Bir diğeri, gençlerle birlikte birçok eğitim çalışmasını, orda çalışan eğitim emekçilerinin ve öğrencilerin de katıldığı eğitim çalışmalarını üniversiteler de yapıyoruz. Bu Trabzon’da yapıldı örneğin, İzmir’de yapıldı, İstanbul’da yapıldı. Yine en temel yapmamız gereken tüm gençlik hareketleriyle, tüm gençlik mücadelesi sürdüren gençlerle bir araya daha fazla gelecek platformlar ve alanlar yaratmak. Bunu yapmak zorundayız. Hem eğitim çalışmaları, hem yüksek öğrenimdeki akademisyenlerle sürdürdüğümüz bu illerdeki akademi çalışmalarıyla bunun adımlarını atmış durumdayız. 

Bundan sonra, bu süreçleri güçlendirip eğitim fakültesi öğrencilerinin de önerileri ve katkıları, o alanda çalışan eğitim ve bilim emekçilerinin de önerileri ve katkılarıyla örneğin birlikte çalıştaylar yapmayı konuşuyoruz. Birlikte iller üzerinden, hem merkezi düzeyde çalıştaylarla eğitim fakültesi öğrencilerini hem Eğitim Sen’e katma, hem de eğitim alanındaki tüm mücadele hatlarına nasıl daha güçlü katabiliriz üzerine bir araya gelip konuşabileceğimiz, birlikte iş üreteceğimiz çalıştayları konuşup planlıyoruz. Hızlı bir şekilde bu çalıştayları da hayata geçireceğiz. Bu akademi ve üniversitelerdeki eğitim çalışmalarıyla başlayan süreci daha güçlü bir ivmeye bir dinamiğe dönüştürerek, herkesin orda söz sürecinin de olduğu ortak işler çıkararak yapmaya çalışacağız.  

 

-4+4+4 ile birlikte örgün eğitimden ayrılan birçoğunun kız öğrenciler olduğu görülüyor, bu konuda Eğitim Sen ‘in ayrı bir çalışması var mı? Ayrıca ders kitaplarının toplumsal cinsiyet eşitsizliğini besleyen bir içeriğe sahip olduğu görülüyor, Cumhurbaşkanından hükümetine kadar herkes bu konuda birçok şey söylüyor, bu konuda Eğitim Sen ne diyor? 

Şu an AKP yine dönüp hep 4+4+4 yasasına gideceğim. Çünkü 2010 referandumundan sonra en temel saldırı olarak görüyoruz o süreci. Biz hepimiz biliyoruz ki dünyanın her yerinde yeni rejim inşaları eğitim sistemi üzerinden şekillenir ve eğitim sistemi üzerinden var edilir. O dönemde bu tartışmaları çok sürdürmüştük. Örneğin biz demiştik ki 18 yaş altı her birey çocuktur ve bedenine hiçbir dayatma yapılamaz. Ne yazık ki yine liberallerin o dönemdeki saldırısı, aslında yine kadın alanında da ciddi bir şekilde kendini gösterdi. O süreçte o kadar kötü bir tarzda bir tartışma yürüttüler ki, bunu inanç özgürlüğü üzerinden tarif ettiler. İnanç özgürlüğü üzerinden tarif edilen bu liberal saldırı, şu an okul öncesi üç yaşındaki dört yaşındaki çocuğun bile başının, bedeninin kapatıldığı, en temel oyun hakkının bile elinden alındığı, en temel bilimsel eğitim hakkının elinden alındığı bir sürece evrildi. Şu an, örneğin okullarda okul öncesinden başlayarak kuran kursları dayatılıyor ve hepimiz biliyoruz ki 12 yaş altı bir çocuğa soyut bilginin dayatılması bir çocuk hakkı ihlalidir, suçtur. 

Aslında bu gericileşme meselesi, eğitim üzerinden yeni rejim inşası ırkçı, milliyetçi olduğu kadar piyasacı bir süreçtir. Şimdi görüyoruz ki, kız çocuklarının okul öncesi dönemden itibaren başı, bedeni kapatılıyor, karma eğitim adım adım sonlandırılıyor, ve yine çocuk yaşta evliklerin artıyor. Örneğin, AKP döneminde sadece resmi verilere göre 440 bin çocuk doğum yapmış. Resmi olmayan verilere bakarsak durum daha vahim. Ve yine AKP iktidar olduğundan bu yana kadına yönelik saldırı dilinden hiçbir zaman vaz geçmedi. Kaç çocuk doğuracağımızdan, kürtaj yapıp yapmayacağımızdan, çalışan kadının ahlaksız olduğundan, bir kreşin on tane huzur evi açacağından, kadın ve erkek eşit olmadığına vurgular yaparak, kadına yönelik saldırı dilini ilk iktidar olduğu günden bu yana sürdürdü. Çünkü bu yeni rejim inşası ancak kadının yok edildiği, kadının yok sayıldığı bir hat üzerinden var edilebilirdi. Şu an kız çocuklarımız üzerinden okullarda çok ciddi bir saldırı yaşanmakta. Örneğin biz bir bir eylem yapmıştık, öğrenci velileriyle birlikte. İstanbul’da bu Kartal İMKB Lisesinde pantolonunun darlığı genişliği, eteğinin kısalığı uzunluğu, saçının şekline kadar öğrencilerin bedenlerine dönük çok ciddi bir saldırı olmuştu. Özellikle müfredattaki cinsiyetçi unsurları öne çıkararak birçok çalışma sürdürüyoruz ama yine diğer meselelerde olduğu gibi kız çocuklarına ve kadınlara yönelik bu saldırıları da, Eğitim Sen olarak teşhir etmeye devam edeceğiz. Bunun güçlenmesi yine kadın mücadelesinin güçlenmesiyle, yine bu bütünlüklü saldırıya karşı aslında bütünlüklü bir mücadelesine bağlıdır.

Eğitim Sen bu anlamda da çok büyük bir deneyime sahiptir. Bu dönemdeki en büyük şanslarımızdan biri tüm şubelerde ve tüm yürütme kurullarımızda çok sayıda kadın arkadaşımız sürece dahil edilmiş olup, il il yaşanılan bu suçları da takip edip, teşhir eden bir mücadele hattı oluşturulmuştur. Zaten bunu ancak kadın mücadelesiyle püskürtebiliriz. 

Türkiye’de kadın mücadelelerinin de güçlendiğinin çok büyük emareleri var, örneğin bu darbe girişimden sonra hiç kimse sokağa çıkamazken 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Gününde ve 8 Mart’ta başta İstanbul İstiklal’de olmak üzere binlerce kadın, polis ‘yürüyemezsiniz’ demesine rağmen sokağa çıktı ve o binleri  kimse durduramadı. Yine geçtiğimiz 25 Kasım’ da, yine polis ‘yürütmeyeceğiz’ dediği halde binlerce kadın İstiklal’i doldurdu ve polisin yürütmek dışında yapabileceği hiçbir şey yoktu. Tıpkı veli mücadelesinde olduğu gibi kadın mücadelesi de güçleniyor ve kadınlar kendilerine dönük bu saldırının artık çok net farkındalar. Biz Eğitim Sen'li ve KESK’li  kadınlar olarak bu mücadeleyi, kadın mücadelesi veren başka örgütlerle birlikte çok daha fazla bir araya gelerek, çok daha fazla ortak işler yaparak sürdüreceğiz. İstediğimiz güçte olmasa da müftü nikahı meselesine ilişkin, Türkiye’nin her yerinde sokağa çıktık ve bunun birçok yerde de öncülüğünü Eğitim Sen’li, KESK’li kadınlar yaptı. Ama çok daha örgütlü, tüm kadınların yine sesini, sözünü bu eylem etkinlik süreçlerinde olduğunu hissettiği süreçleri örmek zorundayız. Sakarya’da da İzmir’de de Adana’da da kadınlar çok daha fazla bir araya gelmek ve çok daha fazla iş eylem ve etkinlik örmek zorundayız. Yine çocukların evliliğinin önünü açan bir düzenlemede, Kadıköy’de birkaç saat önceki duyuruyla önce elli kadın toplanmışken yürüyüşe geçtiğimizde, binlerce kadın olduk ve orda sokaktan geçen, gören onlarca, yüzlerce, binlerce Kadın bize katıldı. Kadıköy sahile geldiğimizde birbirimizi sayamıyorduk. Çok güçlü bir kadın mücadelesine katılabilecek bir kadın dinamiği var ama işte bunu başarmanın yolu da bizlerden geçiyor, çok daha fazla inat etmemizde koşturmamızda ve kadın mücadelesini hep birlikte örgütlememizden geçiyor burada da çok büyük bir umut var.

 

-Laiklik Konusunda Eğitim Sen neler düşünüyor?

Laiklik meselesine ilişkin çok büyük tartışmalar sürdürdük geçmişten bu güne... Aslında şu an laiklik mücadelesini veren Türkiye’de ki en başta gelen örgütlerden biri Eğitim Sen. Yine sadece yakın tarihe baktığımızda, örneğin 4+4+4 grevimiz aynı zamanda laiklik mücadelesini örgütlediğimiz en temel iki günlük eylemdi. Ondan iki yıl sonra Laik Eğitim Grevi örgütledik. Yine biliyorsunuz, aynı zamanda bir boykot ta örgütlendi veliler üzerinden ve yine 17 Eylül’de Kartal’da Laik Bilimsel Eğitim mitingi yapıldı. Yani Türkiye’de birçok dinamiğin sokağa çıkamadığı durumda, çok güçlü laiklik konusundaki duruşuna ilişkin Eğitim Sen çok önemli eylemlikler örgütledi. Laiklik ve laiklik mücadelesi bizim vazgeçilmezimizdir. Laiklik Şu an Türkiye atmosferinde tüm inançtan, tüm kimliklerden tüm yurttaşların garantörüdür. Eğitim alanında laiklik, bilimsel eğitime sahip çıkma mücadelesi,  tüm çocukların -yurttaşların kendini özgürce ifade etme mücadelesi, bir eşitlik mücadelesi, bir adalet ve özgürlük mücadelesidir. Eğitim Sen olarak laikliğe de bilime sahip çıkmak, eşitliğe, özgürlüğe, adalete sahip çıkma mücadelesi olarak görüyoruz ve bunun sınavını da eksikliklerine rağmen en iyi veren örgütlerden biri olduğumuzu düşünüyoruz. Önümüzdeki dönemde de sürdürebileceğimiz en temel haklardan birisi laiklik mücadelesi hattıdır, çocuklarımız ve geleceğimiz için güçlendirerek sürdüreceğimiz hattır laiklik mücadelesi. 

 

-İmam Hatipleri sadece toplumsal dönüşüm olarak mı görüyorsunuz, yoksa kapitalizm ve dindarlık birlikte mi yürüyor? Çünkü Soma’da 301 işçi hayatını kaybettiği zaman hükümet insanları teskin edebilmek, hak aramalarını engelleyebilmek için  oraya hemen din adamı gönderdi. Yani imam hatiplerin artması, toplumun bu şekilde dönüşmesi kapitalizme nasıl yarayacak?

Seçim dönemlerinde AKP bunu çok net verilerle bize deklare etti. Sorgulayan insanların tüm bu rantlaşma, piyasalaşma önünde çok ciddi bir engel olduğunu, sorgulayan eğitim gören insanların yapılan yanlış politikalara oy vermediğini, insanların eğitim ve sorgulama süreçleri arttıkça, piyasacı gerici bir anlayışın karşılığının olmayacağına ilişkin çok ciddi ifadeler söyledi. İmam Hatipleşme meselesi aynı, bahsettiğiniz Somadaki ölümleri fıtrat olarak ifade etmesi aynı. Ensar, Aladağ’da yaşanılan meseleleri yine inanca, dine bağlı hale getirerek, insanların susmasını sağlamak üzerinden bir dil tutturması sonuç olarak İmam Hatipleşme meselesini sorgulayan insanların olmaması üzerinden bir eğitim sistemi inşa etme sürecidir. Biz bu noktada AKP’nin kurduğu kutuplaşma dilini de sonuna kadar ret ederek bir mücadele hattı sürdürüyoruz. Bilimsel eğitim tüm çocuklar, tüm yurttaşlar için en temel haktır. Biz Eğitim Sen olarak okulların imam hatipleştirme süreçlerinde AKP seçmeninin çok yoğun olduğu yerlerde de çalışmalar sürdürdük. Örneğin Yakacık’ta öğretmen Selma Akay okulunda bir çalışma sürdürdük. Tamamına yakını türbanlı ve çarşaflı velilerden oluşan bir profildi ve okulun tamamına yakınından, "İmam Hatip olmasın" diye imza topladık. İlçe Milli Eğitim ve İl Milli Eğitimin önünde velilerle birlikte eylemler yaptık. Onlara itirazlarının nedeni sorulduğunda, söyledikleri çok açıkt:; “Bizim ücretsiz alabildiğimiz tek eğitim din eğitimi ve bizim ulaşabilir olduğumuz tek eğitim de din eğitimi. Her mahallede cami, onlarca kuran kursu var ama biz okullarda çocuklarımızın nitelikli eğitim almasını istiyoruz, bilimsel eğitim almasını istiyoruz, kızımızın oğlumuzun hekim olması, öğretmen olmasını, mühendis olmasını istiyoruz” diye bu itirazlarını çok net bir şekilde dile getirdiler. Son dönemde de, yani AKP seçmeni dahi hiç kimse bu imam hatipleşmeden memnun ve mutlu değil ve şu an tüm kesimler, çocuklarının bilimsel ve nitelikli eğitim almasını istiyor. Hani yeni bir rejim inşasında imam hatipleşme meselesini en temel mesele olarak görüyor AKP ya,  ama İmam Hatiplere verdikleri teşviklere ve  okulların önemli bir kısmını İmam Hatip'ee çevirmelerine rağmen bunu başaramıyor. Örneğin sınav sistemi tartışması.,, Biz bir açıklama yapmıştık, TEOG'da 10 Madde diye, bir soru cevap şeklinde. Orada  biliyorsunuz nitelikli okul, niteliksiz okul açıklaması hem talihsiz, hem de maalesef AKP eliyle okulları eşitsiz hale getirmenin de bir itirafıydı bu. Yaşanılan tüm bu süreçlerde orada nitelikli okullar üzerinden yüzde onluk dilimi buralara yerleştireceğiz diye 600 okul tarifi yaptılar. O 600 okul tarifi içerisinde proje okulları olacak dediler. Hazırlık sınıfı olan Anadolu liseleri ve sosyal bilimler liseleri olacak dediler. Proje okullarına baktığımızda 193 tane proje okul var Türkiye’de ve yüz yetmiş tanesi bunların İmam Hatip... Yani oturup bir hesap çıkardığımızda, bu çocuklar yüzde onluk kesim bir milyon iki yüz bin öğrenci üzerinden yüz yirmi bine tekabül ediyor bu sayı. Hepsi fen liselerine yerleştirilse, hepsi hazırlık sınıfları olana Anadolu liselerine yerleştirilse bile bu yüz yirmi binin en az yarısı zorunlu imam hatipleştirmeye mecbur bırakılıyor.

Yani bu sınav sistemi öyle tesadüf bir tartışma değil, çünkü hangi partiye oy verirse versin akademik başarı, bilimsel eğitim kaygısı olan veliler AKP seçmeni bile olsa çocuğunu imam hatibe vermek istemiyor. İmam hatiplerin bu kadar yatırıma rağmen başarısızlığına ilişkin yüzlerce veri mevcut. Mesela bu seneki yüksek öğrenim sınavlarında beş imam hatip mezunu çocuktan biri bile lisansa yerleşememiş durumda. Burada eğitimin niteliksizliği, bilimi ret eden eğitimin niteliksizliğinin herkes farkında. Bu sınav sistemi, özellikle TEOG üzerinden sürdürülen tartışma yüzde onluk kesimi, yani akademik başarısı daha yüksek olan öğrencileri zorunlu imam hatipleştirme projesidir aynı zamanda.   O 5 tercihi İmam Hatip'e gitmek üzere yapmadığı takdirde de özel okula gidecektir bu çocuklar, hem özelleştirme projelerini, hem İmam Hatipleştirme projelerini adım adım hayata geçirme projesidir. Laik eğitim almak isteyeni, parasıyla özel okula, parası olmayan ise zorunlu imam Hatip'e yönlendirme projesidir bu. Ama bu proje de, yine karşılık bulmayacak. Bu proje de yine yüzlerce itiraza neden olacak. Biz veliler üzerinden yine bir çalışma yapıyoruz, bunun bilgilerini Aralık sonu paylaşacağız. Bu sınav sistemi üzerine ne düşünüyor, ne yaşıyor çocuklar diye. Yani dediğim gibi, AKP her alanda durmadan suç işliyor ve biz Eğitim Sen olarak bu suçları sonuna kadar teşhir etmeye ve buna karşı tüm mücadele alanlarında örgütlenmeye devam edeceğiz. Eğitimde, kültürde ve sanatta  bilimi reddeden hiçbir anlayış başarılı olamaz, başarısız olmaya da mahkumdur. Önümüzdeki dönem en büyük mücadele alanı, eğitim alanından çıkacak ve AKP seçmeninin de dahil olduğu bir mücadele alanı üzerinden çıkacak bu itirazlar 

 

-Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

 

 

 




Editör: MY



Etiketler :

FACEBOOK YORUM
Yorum

DİĞER SÖYLEŞİ Haberleri

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
FOTO GALERİ
  • Serdivan toz içinde...
    Serdivan toz içinde...
  • Bir zamanlar Sakaryaspor...
    Bir zamanlar Sakaryaspor...
  • Yaşamın Kıyısındakiler
    Yaşamın Kıyısındakiler
  • 1.HIDIRELLEZ KARAGÖL YAYLASI TURİZM ŞENLİĞİ YAPILDI
    1.HIDIRELLEZ KARAGÖL YAYLASI TURİZM ŞENLİĞİ YAPILDI
  • Adapazarı'nda 19 Mayıs Coşkusu
    Adapazarı'nda 19 Mayıs Coşkusu
  • NİSAN'DA KAR YÜRÜYÜŞÜ
    NİSAN'DA KAR YÜRÜYÜŞÜ
FOTO GALERİ
VİDEO GALERİ
  • Şiddete karşı kör müyüz?
    Şiddete karşı kör müyüz?
  • İşçi karıncaların orijinal sesleri...
    İşçi karıncaların orijinal sesleri...
  • Canlı bombaların görüntüleri ortaya çıktı
    Canlı bombaların görüntüleri ortaya çıktı
  • GÜNÜN ANİMASYONU: Tom’un sırrı
    GÜNÜN ANİMASYONU: Tom’un sırrı
  • Grup Yorum'un yeni albümü çıkıyor
    Grup Yorum'un yeni albümü çıkıyor
  • Fındık üreticisinin isyanı...
    Fındık üreticisinin isyanı...
VİDEO GALERİ
YUKARI