Bugun...
Bizi izleyin:



Av. Esra Turgut: Türkiye'nin en büyük sorunu şiddet

Tarih: 25-11-2017 21:19:01 Güncelleme: 25-11-2017 23:02:01 + -


Serap Özer, Sakarya Barosu Kadın Hakları Merkezi Başkanı Avukat Esra Turgut ile kadına yönelik şiddet üzerine konuştu. Şiddetin yalnızca kadınla sınırla olmadığını, çocuğa ve hayvanlara da şiddet uygulandığını belirten Turgut, "Şiddet Türkiye'nin en büyük sorunu" dedi. Turgut, şiddet mağduru kadınların Sakarya Barosu ve diğer ilgili kuruluşlara başvurabileceğini de kaydetti.


Av. Esra Turgut: Türkiye'nin en büyük sorunu şiddet

Bizler bir zamanlar bu dünyanın tanrıçalarıydık, sonra ne oldu da cadıları haline geldik?

Hayat bizim üzerimize kara bulutlarını acımasızca salarken, artık savaşlarda ganimet, orduların birbirlerini ruhlarını çökertmek için kullandıkları araç, kendi bedeni üzerin de dahi sözü olmayan köleler haline nasıl getirildik? 

Erkeklerin dilinde küfür oldu bedenimiz, namus sadece bizim yükümlülüğümüzdü, baba evinden koca evine elinde kınalarla kurban gönderildik, kapı eşiğinden adım atmadan uyardı babamız  ‘’gelinlikle çıktığın bu eve ancak kefenle dönebilirsin’’ diye. Sahipsizdik’ artık. Kocanın insafına terk edilmiş, baba evinde bir boğazı eksilttiğimiz için şükür edilendik. 

Yeri geldi kan davalarının bitmesi için berdel verildik, oysa bedenimiz çaresizce giderken yüreğimiz başkasında kalmıştı ne gam.

Sevmek ne haddimizeydi bizim.

Kimi zaman uğruna hapis yatılandık, kimi zaman namus için mezara konulan. 

Troya Savaşı’nda bile onca ölüm bile bizim omuzlarımıza yüklenmişti erkekler tarafından, kendi çıkarlarının hırsı görülmesin diye.

Sofra da öküzden sonraydı ya yerimiz, çaresiz katlanacaktık. 

Kimi zaman “gözünden yaş döktürenin yollarına duman çöksün’’ diye ilendik, kimi zaman “kızlığım yarım kaldı, ben annemi isterim’’ diyerek yarım kalan hayatlara hasretimizi dile getirdik.

Ama olmuyor bazen, bıçak kemiğe dayanıyor, o zaman kanımızdaki cadı ortaya çıkıyor. İçimizdeki nice Lilith’lerle kalkıyoruz ayağa, “hele bir durun” diyoruz,  “buraya kadar’’…  Evet toprak gibi geniş yürekliysek de, içimizde Amazon ruhu taşıyoruz biz, öyle kolay teslim alamazsınız.

Velhasıl, her ne kadar rüzgar sizden yana esiyor görünse de, ufukta bizim güneşimiz doğuyor. 

Şimdi zaman şafak vaktidir, bakmayın karanlığın bohçasını toplayıp da gitmemek için inadına… Bilir gökkuşağının renkleriyle boyadığımızda gökyüzünü, kendi kuytusuna çekilmekten başka çaresi yoktur.

Yeter ki umudumuzu hep sıcak tutalım avuçlarımızda, yeter ki birbirimize kulak verelim. Birbirimizin deneyimlerinden kendimize düşeni alıp ekleyelim akıl hanemize. 

Biz de bugün, akıl hanemize yeni yeni güzellikler eklemek için,  Baronun Kadın Hakları Merkezi Başkanı Avukat Esra Turgut’un kapısını çaldık, sözlerine kulak verdik.

Sağolsun kırmadı bizi, kadın kadına bir söyleştik, 

Şimdi sıra söyleşimize yeni insanları katmakta, bir dinleyin bakalım neler dermişiz bahçemizden. 

  Serap ÖZER

 

-Bize biraz kendinizden söz eder misiniz?

Ben Avukat Esra Turgut, Sakarya Barosu’nda 1990 yılından beri serbest avukat olarak çalışıyorum. Baronun çeşitli dönemlerinde yönetim kurulunda yer aldım. Aynı zamanda son dört yıldan beri aktif olarak Kadın Hakları Merkezi’n de çalışıyorum. Son iki yıldan beri de Kadın Hakları Merkezi başkanlık görevini yürütüyorum. Bunun yanında Baro’nun Adli Yardım Kurulu’nda on seneyi aşkın bir süredir görev yapıyorum.

 Adli Yardım Kurulu benim mağdur olan kadınlarla özelikle birebir temasta bulunmama yol açan bir kurum. Bu bakımdan Adli Yardım Kurulu aynı zamanda kadın hakları Merkezine’de yol göstermesi bakımından da önemli bir kurum olarak var.

 

-Şiddet deyince genelde fiziksel şiddet algılanıyor, ancak bu tek başına yeterli mi? Şiddet kavramı içine başka neleri eklememiz lazım?

Aslında haberlerde, yazılı ya da görsel basında en çok ortaya çıkan fiziksel şiddet kadının ya yaralanması, ya ölümüyle sona eren kadın cinayetleri olarak görüyoruz. Ama fiziksel şiddetin dışında psikolojik şiddet; kadına hakaret edilmesi, aşağılanması da psikolojik şiddet içine giriyor. Cinsel şiddet; cinsel şiddet aynı zamanda kadının istemediği zaman cinsel ilişkiye girmeme özgürlüğünün ihlalidir. Ancak kadınların çoğu bunun farkında değil, kadınlar evli olsalar dahi istemediği zaman cinsel ilişkiye girmekten kaçınabilirler. Ne yazık ki  kadınlarımızın çoğu  'kocamdır, döver de sever de' mantığıyla o ‘erk’e boyun eğme durumunda kalıyor. Aynı zaman da ekonomik şiddet de şiddetin bir türü,  çalışan kadının elinden elde etmiş olduğu gelirin alınması veya hiçbir geliri olmayan evde ev hanımı olan kadını da harçlık verilmemesi, ihtiyaçlarının karşılanmaması, üzerine kılık kıyafet alacak, bir çorap alacak paranın esirgenmesi de ekonomik şiddettir. Israrlı takip, sürekli telefonla rahatsız etme bu da daha çok evli olmayan kadınların da başına gelebiliyor, bunlar da aynı zamanda bir şiddet. Yani o mana da şiddetin birçok türü var. Ama kadınlarımızın çoğu içerisinde yaşadığı durumun şiddet olduğunun farkında değiller, o konuda zaten kadınları bilgilendirme çalışmaları da yapıyoruz. Hangi konular şiddet içerisine giriyor, şiddet nedir? Ne gibi türler vardır? o konularda farkındalık yaratmaya çalışıyoruz.

  

-Bütün bu anlattıklarınıza, bakarak, toplumumuz şiddet görmedim diyen bir kadın olabilir mi sizce? 

Olamaz, örneğin ben de her ne kadar dövülmediysem de, ekonomik anlamda, cinsel anlamda şiddete uğramadıysam da en azından psikolojik bir şiddete uğruyorum.  

O da medya da çıkan haberler. Haberlerin veriliş şekli haberlerde kullanılan eril dil bu mağdur olan kadını daha da mağdur hale getiriyor aynı zamanda, o yüzden bir ilahiyatçının kalkıp da kızların üniversiteye gitmesini, kadınların kaşlarını almasını veya kot pantolon giymesini cehennemlik olarak nitelendirmesi, yine bir rektörün yabancı bir kadının elini sıkmayı ‘ateşi tutmak gibidir’ diye tanımlaması aynı zamanda hem bana hem de toplum içindeki bütün kadınlara bir şiddet aslında. Ancak biz bunu şiddet olarak değil de, magazin haberi gibi algılıyoruz.

 Aslında özelikle bu konuda medyanın dilini değiştirmesi gerektiğini düşünüyorum. Yani sadece kadına yönelik şiddet haberlerini vermek soruna bir çözüm getirmiyor, aksine belki de şiddeti daha da arttırıcı bir neden oluyor. Olağanlaştırıyor. Absürt olan şeyleri artık olağan halde görmeye başlıyoruz, “bu da böyle söylemiş” deyip geçiyoruz. Aslında üzerinde durulması gereken en önemli noktalardan biri bu. Çünkü medyanın dili çok önemli, algılarımızla oynuyorlar, yani sürekli olarak bir algı operasyonu yapılıyor. Bu konuda medyaya çok önemli görev düşüyor. 

 Aynı zamanda bu tarz söylemleri söyleyen kişilere karşı da, bu konu ile ilgili Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın özelikle açıklamalar yapmasını bekliyoruz. Yani bu konulara tepki gösteren bir açıklama gelmiyor Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’ndan, bu konuda bakanlığın sessiz kalmasını doğru bulmuyorum ben. 

 

-Daha önce kurumun adı Kadın Bakanlığı olsun derken Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olarak değiştirildi, bunu neye bağlıyorsunuz, bu bir tesadüf mü?

Tesadüf olduğunu düşünmüyorum, bilerek yapıldığını düşünüyorum. Politikacıların, özelikle on beş- on altı yıldan beri iktidar olan politikacıların söylemlerine baktığımız zaman, zaten kadını sadece dört duvar arasına sıkıştıran, sadece annelikle özdeşleştiren, kadını kadın olmak, birey olmak yerine sadece çocukların annesi olarak gören bir anlayış içerisinde olduklarını, bu nedenle  kadını aile kavramı içerisine hapsetmeye çalıştıklarını görüyoruz. Dolayısıyla bu bakanlığın kadın isminin değiştirilmesini doğru bulmuyorum. Bu konuda algı operasyonunu yapıldığını düşünüyorum.

 

-Daha önce Baronun Çocuk Hakları Merkezi Başkanı Avukat Elif Düzgün ile yaptığımız söyleşide de gördük ki, ne çocuk ne de kadın şiddeti ile ilgili istatistiki bir veri açıklanmıyor, bu verilerin kamuoyu ile paylaşılmamasını siz neye bağlıyorsunuz?

Şimdi öncelikli olarak verilerin sağlıklı toplanması da önemli, veriler ne ölçüde sağlıklı toplanıyor? Birimler arasında koordinasyon var mı? Bir de ona da bakmak gerekiyor. Veriler belki sağlıklı toplanmıyor birinci nedenlerden bir tanesi bu olabilir.  Birde şiddet gerçekten artmış vaziyette. Ancak önlenemez bir şiddet durumuyla karşı karşıya kalıp, buna yönelik politikalar üretilmediğinden dolayı da bu şiddet olaylarını biraz daha görmezden gelmek, baskılamak ve  sayıları daha az göstermek suretiyle, biraz daha pembe bir tablo çizilmeye çalışılıyor. Ama görünen köy kılavuz istemez, netice de medyada okumuş olduğumuz haberler de, yaşadığımız  toplum içerisinde bizlerin de gözlemlediğimiz olaylarda şiddetin çokta hafiflediğini söylemek mümkün değil.

 Zaten bize göre şiddet olayı Türkiye’nin en büyük sorunlarından birisi. Sadece kadına yönelik değil, çocuğa yönelik, hayvanlara yönelik şiddet olayları da hat safhaya varmış durumda. Bunun kökenine, bunu neden kaynaklandığına bakmamız gerekiyor. 

 

-Toplumumuzdaki namus anlayışını nasıl görüyorsunuz, atasözlerimizde dahi “erkeğin elinin kiri, kadının alnının lekesi”deniliyor. Namus kavramının sadece kadına yüklenmesi, sizce şiddet olaylarının artmasında, bu anlayışın bir etkisi var mı?

Tabi çok önemli bir etken. Namus olarak lanse ediliyor ama bence namus cinayetlerinin altında ekonomik nedenler yatıyor. Kadın alınıp satılan bir meta olarak görüldüğünden dolayı, aslında kadının bu konuda -özellikle doğuda- istemediği kişilerle evlendirilmek istenmesine karşı çıkması, kendi haklarına sahip çıkması, isyan etmesi neticesinde bu tarz ‘’namus cinayetleri’’ işleniyor. ‘namusunu temizledi’ denilerek, altında yatan neden bir şekilde örtbas ediliyor. Tabi namus sadece kadınları değil, erkekleri de ilgilendiren bir kavram ama işte bu yafta bir şekilde kadınlara yapıştırılmış. Kadınların bu algıyı değiştirmek konusunda mücadele etmesi ve bu mücadeleden asla vazgeçmemesi gerekiyor.

 

-Son çıkan yasa ile müftülere de resmi nikâh yetkisinin verilmesi, boşanmalar da arabuluculuk kurumunun ortaya çıkmasının, kadın yaşamı üzerindeki etkisi nasıl olacak? 

Aslında biz Atatürk’ün kurmuş olduğu cumhuriyetten itibaren çok özel biçimde cumhuriyetle elde etmiş olduğumuz kazanımların bir anda geriye dönmesi olarak görüyorum ben bunu. Çünkü laiklik anlayışının zedelenmesi, Türkiye’deki kadınların haklarını direk etkileyen bir olay. Her uygulamaya, bu özelikle eğitimde de, yine nikah olayında da aynı şekilde iktidarın sürekli olarak dini argümanları devreye soktuğunu görüyoruz. Bu da Cumhuriyet rejimi ile alakalı bir durum. Bu rejimin değişmesi, yönetimin tamamen dini ilkeler üzerine oturtulmaya çalışılması gibi bir anlayış var ve bunu olağan hale getirip daha sonra daha da farklı yolarla gidilecek anlaşılan.  Gitgide şer-i düzen kurulmasıyla da karşı karşıya da kalınacak.  O yüzden bunlara karşı çıkmak bu manada önemli, müftülerin ya da imamların nikah kıymasını gerektirecek bir ihtiyaç yok, yasalar ihtiyaçtan doğar ama böyle bir ihtiyaç zaten yoktu. Boşanmada arabuluculuk sistemi ile ilgili olarak da; bunun nasıl uygulanacağını zaten bilmiyoruz. Avukatlık hizmetinin arabuluculukta ne kadar sağlıklı bir şekilde verileceği de meçhul, bu durumda kadını savunan, kadının haklarını koruyan bir avukatta olmadığı takdirde arabuluculuk sisteminin kadınların aleyhine işleyecektir bana göre, o yüzden arabuluculuk sisteminin boşanmaya uygun bir sistem olmadığını düşünüyorum, dolayısıyla bu da kadınların yine aleyhine getirilen bir sistem. 

 

-Bütün bunların hükümet tarafından özel bir çalıma ile yapıldığı, hiç birinin tesadüfü olmadığı ortada, bunu neye bağlıyorsunuz? Size göre hükümet kadınlardan ne istiyor?

Hükümet pasifize etmeye çalışıyor. Bir şekilde ayak bağı olarak gördükleri kadınları ayakaltından kaldırarak, tamamen erkek egemen bir toplum yaratmak istiyor. Bir Araplaştırma politikası güdüldüğünü de söyleyebiliriz. Suudi Arabistan da kadınlar uzun yıllar araba kullanmanın savaşını vermişler, bizde de tam tersine elde edilmiş bir sürü haklar varken bunlar elimizden alınması tehlikesi ile karşı karşıyayız. 

Diğer yandan özelikle kadınlarla ilgili düzenlemelerle çalışma hayatında kadınların tercih edilmemesi yönünde bir durum var. Kadınlar işsizliği arttıran bir neden olarak da gösterilmişti. Dolayısıyla buradan anlaşılacağı gibi kadınlar evlerine kapanıp, çocuk doğurup, dört duvar arasında yaşayınca sorunların daha azalacağını düşündükleri için bütün bunlar kadınları pasifsize etme çalışmaları… 

 

-Bir taraftan kadın istihdamını arttırmaya dönük çalışmalar yaparken diğer taraftan kadını eve hapsetmeye çalışmak kendi için de bir çelişki yaratmıyor mu? 

Tabiki yaratıyor. Bir yandan kadınlara dönük iyi niyetli çalışmalar da var, meslek edindirme kurslarından kadın girişimcilere verilen mikro kredilerle kadınların iş hayatına atılması da sağlanıyor aslında ama kadının için çıkardıkları diğer yasalarla da bir taraftan daha çok zorlaştırıyorlar.

 

-Eğitim sisteminin kadına yönelik bakış açısı nedir size göre?

Eğitim sisteminde de, son zamanlarda çıkarılan kitaplara baktığımızda kadınların yine belli bir kalıp içerisine sokulduğu gözüküyor. Sadece anne olarak, belli bir yaşa gelince evlenmesi gereken kişiler olarak görülüyor. Bu çok vahim, çünkü eğitim zaten çocukların hem ailede hem de okulda görmüş olduğu ikili bir sistem. Dolayısıyla, bir çocuğun hem ailede hem de okulda bu şekilde büyümesi, yetişkin bir birey olunca kadın ile ilgili bakış açılarının ne olacağını gösteriyor. Dolayısıyla eğitimde ki durumda bu manada bence kötü, Ayrıca biz kadına yönelik şiddet nedir, bununla nasıl mücadele edilir gibi konuları özelikle okullarda ders olarak konulmasını talep ederken, bu şekilde tamamen bizim hedeflerimize ulaşmamız da engel oluyor.

 

-İlimizde kadına yönelik şiddette bir artış mevcut mu?

Her ne kadar yüzdelik bir oran vermemiz çok zor olsa da bir artış olduğunu düşünüyorum. Gelen vakalara, zaman özelikle adli yardım bürosuna gelen kadınlara baktığımız zaman çoğunluğunun bir şekilde şiddet mağduru olduğunu görüyoruz. Koruma kararı veya önleyici tedbirler de istiyorlar. Böyle değerlendirdiğimiz zaman vakaların sayısında bir artış görünüyor.

 

-Kadınların birçoğu çocuklarından ayrılacağı korkusu ya da ekonomik yetersizliklerden kendisini şiddete boyun eğme zorunda hissedebiliyor. Şiddete uğrayan böyle bir kadın nerelere başvurmalıdır?

Öncelikli olarak Sakarya Barosu’nun Adli Yardım Bürosu’na başvurabilirler, özelikle şiddet durumunda acil ihtiyacı olan kadınların ekonomik durumuna bakılmaksızın anında müdahale ediyoruz zaten. Şiddeti Önleme ve İzleme Merkezleri’ne, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı İl Müdürlüğü’ne, Belediyelerin Sosyal Hizmet Bürolarına, Kaymakamlıklara başvuruda bulunabilirler. Çünkü artık Sakarya’da kurumlar bir koordinasyon halinde çalışıyorlar.  Her ilde bunun olduğunu görmedim, Sakarya’da biz kurumlar arası koordinasyonu büyük oranda sağlamayı başardık. Dolayısıyla hangi kurumuna giderlerse gitsinler illaki uygun bir yönlendirme ile karşılaşıp olumlu bir şekilde müdahale edilecektir. 

 

-İlimizde sığınma evleri yeterli mi?

İlimizde şimdilik sığınma evlerinde bir problem yok. Sığınma evleri konusunda yeterlilik söz konusu hatta… Şiddeti Önleme ve İzleme Merkezi yeri geldiğinde kadına ayrı bir ev açıp, bu evi gönüllülerin vermiş olduğu eşyalarla da dayayıp döşeyip onu yaşanır bir hale de getiriyor. Aynı zamanda bu tarz bir hizmet de var. Hatta kullanılmayan eşyalar varsa depoda belediyeden talep etmiştik. O talep ne derece karşılandı bilmiyorum ama Şiddeti Önleme ve İzleme Merkezi’nde o eşyaları toparlayıp, acil durumda da kadınların hizmetine sunuluyor.

 

-Şiddeti Önleme ve İzleme Kurumu hakkında biraz bilgi verir misiniz? 

 Türkiye’nin hemen hemen elliden fazla ilinde kurulan kurum, Sakarya’da ise 2016 yılının başında kuruldu. Şiddeti önleme ve İzleme Merkezi, şiddeti önleme ile alakalı şiddeti olmadan önce önleyici tedbirler alabileceği gibi, aynı zamanda şiddet meydana geldikten sonra şiddet mağduru kadını koruyucu tedbirler de alan bir kurum. Aile Sosyal Politikalar Bakanlığı’na bağlı olarak çalışıyor. Sakarya’da açılan Şiddeti Önleme ve İzleme Merkezi’nin ilimiz için iyi bir kazanım olduğunu düşünüyorum. Biz Baro olarak bu merkeze her on beş günde bir hukuki danışmanlık hizmeti veriyoruz. Orada mağdur olan kadınlarla bire bir bağlantı kuruyoruz. Şiddeti Önleme ve İzleme Merkezi kadınların sığınma ihtiyacından, parasal desteğe, hukuki destekten psikolojik desteğe kadar, aynı zamanda İş-Kur ile ortak çalışmalar sebebiyle iş bulana kadar kadınlara destek olan bir merkez. Dolayısıyla bunun artı bir durum olduğunu düşünüyorum. Ama keşke koruma hizmetlerinden ziyade önleme hizmetleri çok daha iyi bir şekilde yapılabilse. Eğer bu iyi bir şekilde yapılırsa bir kadın şiddet mağduru olmadan kurtulmuş olacak.

 

-Genel olarak kadına yönelik şiddet ile ilgili verilen cezalar kadın örgütleri tarafından yetersiz görülüyor, burada sorun kanunlar da mı? Yoksa kanunu uygulayıcılarda mı?

Ceza yasalarımızda az ceza uygulaması olduğu gibi hakimlerin de takdir yetkisini biraz farklı kullandıklarını da görüyoruz. Yani sadece yasalarında bir eksiklikten değil, aynı zamanda hakimlerin takdir yetkilerinden de bu cezaların az çıktığını görüyoruz. Cezalar alt limitten veriliyor, hafifletici nedenler göz önünde bulunduruluyor veya takdir hakkını kullanarak hakim iyi hal indirimleri verebiliyor. Bu durumu hakimlerin bakış açısına bağlıyorum. Hakim özellikle erkek olduğunda onlarında toplumsal bakış açıları bu şekilde olabiliyor bence.

 

-O zaman genel kanının aksine kadına yönelik olumsuz bakış açısı sadece belli bir kesimde değil, eğitim durumu, statüsü ne olursa olsun toplumun tüm kesimlerine yayılmış bir durumda diyebilir miyiz?

Tabi ki kadınla ilgili olumsuz söylemlere baktığımız zaman akademisyen, ilahiyatçı ya da siyasetçi bir kişinin de kadınlarla ilgili olumsuz algı oluşturabilecek sözleri söyleyebildiğini görebiliyoruz. Dolayısıyla bu eğitim ile alakalı olmayan, eğitim sistemin tamamen dışında olan bir durum. Bu tamamen toplumun ahlaki yapısı ve kişinin kendi kodları ile ilgili bir durum.

 

-Kadına yönelik şiddetin önlenmesi için STK’lara düşen görevler nelerdir?

Sivil toplum kuruluşları devletin birimleriyle koordineli çalışmalılar, asla peşini bırakmamalılar, her toplantı da ya da kadın hakları ile ilgili eğitim çalışmalarında yer almalılar, devletin bu çalışmaları yapan resmi birimleriyle iletişim içinde olmaları önemli çünkü hiç olmazsa yönlendirebiliyoruz ya da oralar da taleplerimizi , ne gibi eksikleri olduğunu söyleyebiliyoruz, bazen de tamamlayıcı unsur biz olabiliyoruz, dolayısıyla o yüzden devlet yetkililerine bizim sözümüz geçmiyordan ziyade mümkün olduğunca koordineli çalışmamız gerektiğini düşünüyorum. 

Bunun yanında STK’ların birbiriyle de koordinasyonunun olması gerektiğine inanıyorum. Çünkü her STK kendi projesini kendi yapıyor ama bu diğer insanlara ulaşmamızı engelleyip kendi çerçevemizde kalmamıza yol açıyor. Dolayısıyla bir tıpkı ellerin birleşince güçlenmesi gibi bütün halde hem birbirleriyle hem de devlet birimleriyle koordinasyonlu çalışılması gerektiğini düşünüyorum.

 

 

-Şu ana kadar unutamadığınız, size ilginç gelen bir olay var mı?

Evet, son dönemler de yaşadığım ilginç olaylardan biri şu. Kocaali’de yapmış olduğumuz şiddet ile ilgili bir eğitim toplantısında, sağlık memurları ilçede kadınlar için kanser taraması yapıldığını ve bunun  için kadınların  Adapazarı merkezdeki KETEM’e (Kanser Tarama Merkezi) götürüldüğünü ama bunda zorluk çektiklerini söylediler. Erkekler eşlerini, kızlarını buraya göndermek istemiyormuş. Çünkü, cinsel yolla bulaşan bir virüsün kadınlarda tespit edilmesi durumunda başka kadınlarla olan ilişkilerinin ortaya çıkmasından endiye ediyorlarmış. Bu çok önemli bir durum, netice de kadına kanser ile ilgili erken teşhis konulduğunda hayatını kurtaracak ama erkekler böyle bir teşhis konulmasını engelliyor. Silahla vurmuyor ama bu şekilde engelleyerek ölümüne yol açıyor. Biz şimdi bu durumun üstesinden gelmek için çözüm yollarını bulmaya çalışıyoruz.

 

Diğer bir anım; bir gün adli yardım başvurusunda bulunan bir kadın kız kardeşiyle ilgili olarak geldiğini söyledi. Kız kardeşinin yılar önce İstanbul’da yaşadığını evli ve çocuklarının olduğunu ve  Kartal’da deniz kenarında bulunan bir kadın cesedinin, kız kardeşinin eşi ve babası tarafından teşhis edildiğini ve kız kardeşinin nüfusuna ölüm kaydının düşüldüğünü, ancak kız kardeşinin  Adapazarı’nın bir köyünde olduğunu,  orada bir adamla yaşadığını ve o adamdan da çocuğunun olduğunu ve  kız kardeşinin ölüm kaydını canlandırmak istediğini söyledi. Biz bunun üzerine harekete geçtik, kadını bulduk, kadın çok konuşmayan içine kapanık bir durumdaydı, ancak kız kardeşi tarafından bize eski fotoğrafları gösterildiğinde, aslında geçmişte çok bakımlı bir kadın olduğunu gördük. O dönem bir bürokratla evliymiş, ancak daha sonra yaşamış olduğu şiddete bağlı olarak bir depresyona düştüğünü düşünüyoruz. Adapazarı’na nasıl geldiğini, neler yaşadığını sorduğumuzda bize, “Ben hiçbir şey hatırlamıyorum, bir arabaya bindim ve buraya geldim’’ dedi. Şu an beraber olduğu erkeğin onu parkta öyle otururken bulduğu ve ona sahip çıktığı ve çocuklarının olduğu, ancak eşinin ölü görünmesinden dolayı çocuklarını nüfusa kaydettiremediklerini ve çocukların okula öğretmenlerin hoş görüsü ile yazılmış olduğu, çocuklarının da bir nüfusa ihtiyacı olduğu ortaya çıktı. Kadın nüfusta ölü göründüğü için dava açmak için vekaletname de alınamıyordu, bunun üzerine kadının dava dilekçesini biz kendimiz yazdık, ona davayı açtırdık, dışarıdan mahkeme ile bağlantı kurarak davayı takip ettik ve kadına yine nüfus kayıtlarında canlandırdık, çocuklarını da nüfus kaydına eriştirdik. Daha sonra ilk eşinin de öldüğünü ama bu arada başka bir kadınla evlendiğini ve o kadına da eşinin emekli maaşının bağlandığını öğrendik. Nüfusta gerçekleşen canlandırma olayından sonra o emekli maaşı ikinci eşten kesilip ilk eşe bağlandı 

 

- Son olarak söylemek istediğiniz nelerdir? 

Savaşsız, şiddetsiz ve insanların birbirlerine sevgiyle, hoşgörü ile baktığı ve herkesin en azından sabahları ya da gün içerisinde karşı karşıya geldikleri zaman birbirlerine gülümsedikleri bir dünya diliyorum.  

 

 

 

 

 

 

 

 

 




Editör: MY



Etiketler :

FACEBOOK YORUM
Yorum

DİĞER SÖYLEŞİ Haberleri

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
FOTO GALERİ
  • Serdivan toz içinde...
    Serdivan toz içinde...
  • Bir zamanlar Sakaryaspor...
    Bir zamanlar Sakaryaspor...
  • Yaşamın Kıyısındakiler
    Yaşamın Kıyısındakiler
  • 1.HIDIRELLEZ KARAGÖL YAYLASI TURİZM ŞENLİĞİ YAPILDI
    1.HIDIRELLEZ KARAGÖL YAYLASI TURİZM ŞENLİĞİ YAPILDI
  • Adapazarı'nda 19 Mayıs Coşkusu
    Adapazarı'nda 19 Mayıs Coşkusu
  • NİSAN'DA KAR YÜRÜYÜŞÜ
    NİSAN'DA KAR YÜRÜYÜŞÜ
FOTO GALERİ
VİDEO GALERİ
  • Şiddete karşı kör müyüz?
    Şiddete karşı kör müyüz?
  • İşçi karıncaların orijinal sesleri...
    İşçi karıncaların orijinal sesleri...
  • Canlı bombaların görüntüleri ortaya çıktı
    Canlı bombaların görüntüleri ortaya çıktı
  • GÜNÜN ANİMASYONU: Tom’un sırrı
    GÜNÜN ANİMASYONU: Tom’un sırrı
  • Grup Yorum'un yeni albümü çıkıyor
    Grup Yorum'un yeni albümü çıkıyor
  • Fındık üreticisinin isyanı...
    Fındık üreticisinin isyanı...
VİDEO GALERİ
YUKARI